Gençlik yıllarımda elime bir atletizm kitabı geçmişti, oradan bakıp spor yapıyordum. Uzun koşulara alışmaya çalışıyordum. Nevarki ne zaman şöyle üç-beş yüz metre koşsam, böğrümde bir ağrı ve yanma oluyordu. Bir gün elime kitabı aldım, baktım ki bu benim ağrıyı anlatıyor. Şöyle bir çözüm ortaya koyuyordu; eğer bu ‘yalancı ağrıya’ biraz dayanırsanız, bir süre sonra tamamen geçecek ve koşunun sonuna kadar bir daha geri gelmeyecektir.
İlk fırsatta bunu denedim ve ağrı biraz şiddetlense de tamamen durmadım. Gerçekten de bir süre sonra, bu ağrı geçti ve çok rahat bir şekilde 3-4 km.yi hiç durmadan koştum. Sonraki koşularımda, artık alışmıştım, ağrı çıkınca biraz yavaşlıyor, ondan sonra da 5-10 km., ne kadar istersem, çok rahatlıkla koşuyordum.
İnsanın kendisine çeki düzen vermesi, nefsini disiplinize etmesi de tıpkı bunun gibi bir şey.
Nefsiyle az buçuk mücadele eden hemen herkes görmüştür ki yeni yükler yüklenmek, nefsin hoşlanmadığı bir şeydir. O halde nefsimizi tembellikten, boş işlerden kurtarıp ibadet ve hayırlara nasıl alıştıracağız?
Zamanımızın âlim ve mütefekkirlerinden Seyda Muhammed Konyevî, “Sohbetler”’inde şöyle bir çözüm tavsiye ediyor: “Nefis, vakti boşa geçirmek istediğinde, tecrübe edin; hemen oturun zikre ve nefsin başını ezmek için onu tutup üzerine ibadet yükünü bindirin. İşte o zaman, (günden güne) nefsin eziyetinin (insana verdiği zorluğun) kalktığı görülecektir. Bakarsın, öyle müsahhar olur (söz dinler) ki, tertemiz bir insan, kâmil bir insan meydana çıkar.”
Demek ki zorlukla ilk karşılaşma anında, nefsin homurdanışlarına, sağa sola yalpalamasına aldırmamak gerekiyor. Tıpkı atletizmdeki ‘yalancı ağrı’ gibi nefsin de yalancı “İstemem!”leri var.
Tabi nefis, ‘istememek’ konusunda yalan söylemiyor. Gerçekten istemiyor. Fakat nefsini ibadete ikna etmiş bir kimse için nefsin bu “İstememler!”i, aldatıcı bir oyundan başka bir şey değil. Madem ki müslümanız, tabiî ki ibadetlerimizi yapıp Allah’ın rızasını kazanmak ‘isteriz’. O halde nefsin “İstememler!”i, sadece miskinliğinden, kolaycılığından kaynaklanıyor.
Bu yalancı “İstemem!”lere kanıp mücadeleyi bırakmamak gerekiyor. Aksine, tabi dozu da fazla kaçırmadan, biraz üzerine gitmek gerekiyor.
Dinini daha iyi yaşamak, tam bir mümin olmak hevesindeki birçok Müslüman, işte bu noktada çok büyük bir hata yapıyor. Bakıyor ki nefsi alışmayacak, hemen ümitsizliğe kapılarak, “Benden adam olmaz. Daha bir namaza bile alışamadım!” Diyerek pes ediyor.
Biraz daha yol gitmişi de “Ne yapayım? Nefsimi alıştıramadım, zikrimi yapamıyorum!” diye, yarı yolda bırakıyor. Hâlbuki belki de nefsi tam alışma aşamasındaydı ve pes etmesine, alışmasına az kalmıştı.
Daha da acı olanı, aynı kişinin, bir süre ümitsizce ibadet ve zikrini boşladıktan sonra, bir manevi kuvvet bulup tekrar başladığında, yine aynı şeyleri yaşaması!... Bir türlü bu fasit daireden kurtulamayan onca insan tanıdım.
Oysa bu, açıkça kendine ve nefsine eziyet etmekten başka bir şey değil. Bir kere ısrarla ve sabırla, nefsine ibadet yükünü yüklese arkası gelecek…
Ümitsizlik müminin işi değil; şeytanın işi!
Allahu Teala, yolunda mücadele edenlere mutlaka yardım edecek, onları zafere ulaştıracaktır.
1. Dikkatli, şüpheci, araştırıcı, hattâ biraz vesveseli olun ve domuz etli, yaban domuzu etli, eşek etli (Hepsi de haramdır) sucuk ve köfte yemeyin.
2. Televizyonunuzun önüne büyük ve derin yalak gibi bir şey koyun. Bazı kanalların çok beğenilen, çok izlenen programlarından akacak fuhuş, zina, müstehcenlik, işret, çapkınlık, günah pislikleri bunun içine aksın, doldukça boşaltırsınız. Evin içini kaplayan pislik kokusunu bastırmak için de tütsü yakmayı ihmal etmeyin. 3. Aman çok dikkatli olun. Sokaktaki kavgayı ayırayım derken canınızdan olabilirsiniz. 4. Durakta vasıta beklerken dikkatli olun, sarhoş bir sürücü son süratle durağa dalıp, bekleyenleri biçebilir. Bunların içinde siz de olabilirsiniz. 5. Dikkatli olun beyaz, daha beyaz, bembeyaz, en beyaz ekmek yemeyin. Uzun vadeli intihar etmiş olursunuz. 6. Dikkatli olun, yerden ısıtmalı camilerdeki sıcak zeminler üzerinde fazla oturmayın. Elektro manyetik alan sizi feci şekilde hasta edebilir. 7. Çok dikkatli olun, başınızda sizinle vazifeli iki katip vardır.Biri iyiliklerinizi, yararlı işlerinizi, öteki kötülüklerinizi, günahlarınızı yazar. Kimse görmeden şu işi yapayım demeyin sakın. 8. Dikkat edin, başkaları için kuyu kazmayın, içine kendiniz düşersiniz. 9. Sağ eliniz çok dikkatli olsun. Bu elinizle bir hayır yaparken sol elinizin haberi olmasın. 10. Sakın bir Müslümanı, onda olan bir ayıpla ayıplamayın. Peygamberimiz "Müslüman kardeşini, onda olan bir ayıp dolayısı ile ayıplayan kişinin canını, Allah o ayıbı ona vermeden almaz" buyurmuştur. 11. Zekat konusunda çok dikkatli olunuz. Zekatınızı Kur'ân'ın, Sünnetin, icmâ-i ümmetin, fıkhın gösterdiği ve bildirdiği şekilde hak sahiplerine ödeyiniz. Zekat bezirgânlarına kaptırmayınız. 12. Kendinizi imtihan ediniz. Birinci soru: Allahü Teâlâ'nın sıfatlarını say...Allah'ın 14 sıfatını sayamazsanız, aynanın karşısına geçin ve ona doğru tükürün. 13. İkinci soru: Peygamberin beş sıfatını say...Sayamazsanız hemen aynaya koşun ve yine tükürün. Tüh tüh tüh... Mehmet Sevket Eygi
O halde, benim tehdidimden korkanlara sadece Kur`an`la öğüt ver. (Kaf 45)
Eğer hatırlatmak yarar sağlarsa hatırlat/öğüt ver!(Ala 9)
Hatırlat/öğüt ver; çünkü hatırlatıp öğüt vermek müminlere yarar sağlar. (Zariyat 55)
Sen sadece, ondan korkanları uyaransın. (Naziat 45)
Kulları içinden ancak bilginler, Allah`tan korkar. Şüphesiz Allâh dâimâ üstündür, çok bağışlayandır. (Fatır 28)
Sen ancak o zikire/Kur`an`a uyan ve görmediği halde Rahman`dan korkan kimseyi uyarırsın. Böylesini, bir bağışlanma ve seçkin bir ödülle müjdele! (Yasin 11)
Sen ancak Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Arınıp temizlenen, kendi benliği için arınıp temizlenir. Dönüş Allah`adır. (Fatır 18)
Sen, ölülere işittiremezsin. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.
Ve sen, düştükleri sapıklıktan körleri de çıkaramazsın. Teslim olmuş kişiler halinde ayetlerimize inananlardan başkasına sesini duyuramazsın. (Neml 80-81)
Kuran`ı insanlara anlatma gayreti içinde olanların dikkat etmesi gereken en önemli konulardan bir tanesi de budur. Bu konuda bizler yukarıdaki ayetleri göz önünde bulundurarak Kuran`ı insanlara anlatmalıyız. Eğer ki öğüt almayacak kişiye sürekli anlatıp onla meşgul olursak ve öğüt alacak kişiye de gerekli zamanı ayırmaz ona vereceğimiz gayreti öğüt almayacak kişiye verirsek elbetteki bu davranış Allah`ın hoş karşılamayacağı bir davranış olur. Bu hataya Hz Muhammed`in de düşmesi ve Kuran`da bu duruma yer verilmesi bizim için bir ibrettir.
Yüzünü ekşitti ve öteye döndü;
Yanına kör adam geldi diye.
Nereden bilirsin, belki de o arınıp temizlenecek.
Belki de düşünüp taşınacak da öğüt kendisine yarayacak.
O, kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince,
Ki sen ona yöneliyorsun;
Sana ne onun arınmasından!
O, koşarak sana gelen var ya;
Odur içine ürperti düşen.
Sen ona aldırmazlık ediyorsun.
Abese Suresi 1-10 ayetler
Bir konuya hadisten, tefsirden ya da ilmihal gibi kaynaklardan yaklaşılmamalı ve insanlara bunlarla cevap verilmemelidir. Müslüman sadece Kuran`dan insanlara anlatmalı ve Kuran`daki gerçekleri insanlardan kesinlikle saklamamalıdır:
Kâfirlere boyun eğme ve bu Kur`ân ile onlara karşı büyük cihâd et. ( Furkan 52)
Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap`tan olmayan birşeyi siz Kitap`tan sanasınız diye, dillerini Kitap`la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, "Bu, Allah katındandır. " derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler. (Al-i İmran 78)
İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allâh la`net eder, hem bütün la`net edebilenler la`net eder. (Bakara 159)
Ayrıca insanlara Kuran`ı anlatan insanların bilmedikleri konuda hüküm vermemelerini ve o konu hakkında zan yapılmaması gerektiğini yine Kuran bize haber vermektedir:
(Allah), Allah`a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır. (Araf 33)
Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir. (Yunus 36)
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır. (İsra 36)
Ey insanlar!Yeryüzündeki nimetlerden temiz ve helal olmak şartıyla yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size açık bir düşmandır.
O Size yalnızca kötülüğü çirkin�ayasızlığı ve Allaha karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara 168-169)
Dua, her insan için bir sığınaktır. Dua, ihtiyacın anahtarıdır. Allah-u Zülcelal, kullarının kendisine dua etmelerini, ihtiyaçlarını arzetmelerini çok sevmektedir. Onun için bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Bana dua edin, kabul edeyim." (Mü'min; 60)
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'de bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Dua, ibadetin iliğidir." (Tirmizi)
Ebu Hazım şöyle demiştir:"Dua etmekten mahrum kalmam, duamın kabul edilmesinden mahrum kalmamdan daha kötüdür."
Onun için insan samimi olarak, daima Allah-u Zülcelal'e dua etmeli, ihtiyaçlarını O'na arzetmelidir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Allah-u Zülcelal, her gecenin üçte biri kalınca rahmeti ile dünya semasına iner ve şöyle buyurur: "Mülkün sahibi benim. Dua eden kim ise, onun duasını kabul edeyim. Kim benden bir şey isterse, ona vereyim. Kim benden bağışlanmayı isterse, onu bağışlayayım." (Buhari, Müslim)
Numan bin Beşir (Radıyallahu Anh) der ki: Resul-ü Ekrem (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem): "Dua bizzat ibadettir." buyurdu. Sonra yukardaki ayeti okudu. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, İbn Hıbban, Hakim)
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Sıkıntılı anlarında, Allah'ın duasını kabul etmesini isteyen kimse, genişlik anında çok dua etsin." (Tirmizi, Hakim)
Selman (Radıyallahu Anh)'dan rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah haya edicidir, kerimdir. Kul elini ona kaldırdığında boş olarak geri çevirmekten haya eder." (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, İbn Hıbban, Hakim)
Hz. Aişe (Radıyallahu Anha)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Tedbirin kadere bir faydası olmaz; Allah'ın takdir ettiği şey olur, duanın ise gelmiş ve gelmemiş olan felaketlere faydası vardır. Şüphesiz ki bela iner, dua ise onu karşılar ve kıyamet gününe kadar çarpışırlar." (Bezzar, Taberani, Hakim)
Yezid-i Rekkaşi'ye göre; "Ulu Allah kıyamet günü, kulun yaptığı ve fakat karşılığını dünyadayken göremediği duaları önüne getirerek şöyle buyurur: "Kulum falan gün, bana şöyle bir dua yapmıştın da ben o duanın karşılığını bu güne saklamıştım. İşte şu sevap o duanın karşılığıdır." Kula bu yoldan o kadar çok sevap verilir ki, "Keşke dünyadayken hiçbir duamın karşılığı verilmemiş olsaydı, der."
Kur'an-ı Azim'de bir ayeti kerime de: "(Onlara) De ki; sizin dua (ve iltica)nız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?" (Furkan; 77)
Tirmizi, İbn Hıbban ve İbn Mace senedleri sahihtir kaydıyla şu hadisi naklederler: "Allah nezdinde duadan daha kıymetli bir şey yoktur." (Tirmizi, İbn Hıbban, İbn Mace)
Tirmizi ve Hakim şu hadisi naklederler: "Dünya üzerinde Allah'a dua eden bir müslüman yoktur ki, Allah ona yetişmesin ve onun üzerindeki sıkıntı veya kötülüğü bir fazlasıyla kaldırmış olmasın. Yeter ki, Allah'ın o müslüman kulu bir günah dileğinde yahut sıla-ı rahmi koparmak için duada bulunmasın. Topluluktan biri:
"Öyle ise, duamızı çoğaltırız." der. Resulullah’da, "Hak Teala, (lütufca) daha çoktur." buyurur. (Tirmizi, Hakim)
Allah-u Zülcelal kullarının kendisine dua etmesini istemiş ve bunu emretmiştir. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in hadis-i şeriflerinde de duanın ne kadar menfaatli olduğu geçmekteydi. Onun için mü'min olan kişi duayı hem dünyası hem de ahireti için bir kalkan gibi kullanmalıdır. Dua, huzur ve tazarru ile yapılmalıdır. Huzur ve tazarru ile dua yapmakla İnsan acizliğini, zelilliğini ve fakirliğini ortaya koyup, Rabbinin zenginliğine teslim olarak kulluk vazifesini yerine getirir. Allah-u Zülcelal'e dua eden kul, O'nun emrini yerine getirmiş olur.
Dua sahibinden belayı defeder. Dua eden kişi bunun menfaatını ya dünyada ya da ahirette mutlaka alır. Allah-u Zülcelal merttir. Hadis-i şerifte de geçtiği gibi Allah-u Zülcelal haya ve kerem sahibidir. Ellerini açıp kendisinden isteyeni boş çevirmekten haya eder.
Said bin Kettan bir gece rüyasında, Allah-u Zülcelal'i görmüş ve: "Ya Rabbi! Nice zamandır sana dua ediyorum, ama icabet buyurmuyorsun!" demiş. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal buyurmuştur ki:"Ey Said! Sesini duymak hoşuma gittiği için icabet etmiyorum."
İşte Allah-u Zülcelal dua eden kuluna böyle lütuf ve kerem ile muamele etmektedir. Bundan kendimizi mahrum etmememiz lazımdır. Yine rivayet edilmiştir ki: Ebu Osman Nehdi (Kuddise Sirruh) hastalanmıştı. Hasan-ı Basri (Kuddise Sirruh), onun ziyaretine gitti. Bir ara: "Ya Eba Osman! Bize dua et. Hastanın duası makbuldür." dedi. Eba Osman, Allah-u Zülcelal'e hamdetti, bir ayet-i kerime okudu, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'e salavat getirdi. Daha sonra elini açtı, biz de açtık. Dua etti. Ellerimizi indirdiğimiz zaman, şöyle dedi:
"Size müjdeler olsun! Vallahi, Allah duamızı kabul etti." Hasan-ı Basri:
"Bunun için Allah'a yemin mi ediyorsun?" diye sorunca, Eba Osman dedi ki:
"Evet yemin ediyorum. Nasıl etmeyeyim ki? Sen bana bir söz söylediğin zaman kabul edip, onun doğruluğunu tasdik ediyorum da; Allah-u Zülcelal'in;
"Bana dua edin, duanızı kabul edeyim" emrinin doğruluğunu niye tasdik etmeyeyim."
Eskiden dergâha ilk defa adım atan Kur’an öğrencilerine;
“Âşık mısın?”diye sorarlardı..
Eğer değilse;
“Git, âşık ol, öyle gel” derlerdi.
Mecnun’un Leyla’ya aşkı, hakiki aşka basamak oldu.
Madem öyle, bizim de hakiki aşkı bulmamız için sevdalanmamız mı gerek?
Ya da âşık olduğumuz biri varsa, bu aşkı aşkına nasıl dönüştürebiliriz?
Dergâh hayatı ya da tasavvufî hayat, gurbeti öne çıkararak,
vuslata hasreti hedefler.
Bunun sebebi gurbetin yaratılışla başlamış olmasıdır ki ,
nurundan Nur-u Muhammedi’yi yaratıp,
bu nurdan felekleri yaratmasıyla,
insanın ilk gurbeti başlamış olur.
Doğal olarak dünyada, ruhlar âlemindeki tadılan lezzete
vuslat iştiyakı olacaktır.
Aşkın kaynağı ’tır.
“Nur-u Muhammedi’nin yaratılmasıyla aşk hâsıl oldu,
aşk âlemlere vesile oldu” der Mevlana Hazretleri.
Teşbihte hata olmasın- bir aynanın karşısına geçip güzelliğini,
kemalini görmek isteyen kişinin aynadaki yansıması;
“sen güzelsin” deyip alkışlayacaktır.
Aynadaki yansıma O’ndandır.
Ne odur ne değildir. Yani aynadaki “Zat” değildir.
İnsan esmaya aynadır.
En güzel ayna Efendimizdir.
“Vi sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” , Nur-u Muhammedi ile âlemleri yaratırken
insanı da bu nurdan yarattı.
Yani bir yazarın mürekkebi gibi,
Efendimizin nuru âlem harflerinin mürekkebiydi.
Biz de ın yarattığı âlemler içinde bir harfsek,
bizim bedenimizde, Nur-u Muhammedi var dersek yanılmış olmayız.
Hatta bedene anne karnında üflenen ruhun 'tan geldiğini
hesaba koyarak,
bir insan ruh ve cesetten oluşan varlık olarak, Kelime-i Şahadeti insana derç etmiş,
Efendimizin ismini, Lafz-ı Celalinin yanından ayırmamıştır diyebiliriz.
Gerçek aşk sultanı ’ın tahtı, kalbdir.
“Ben yerlere ve göklere sığmadım,
ancak mü’min kulumun kalbine sığdım.” aşkı dışında tüm aşklar mecazdır.
Göz penceresinden kâinatı seyreden ruh ile
sevdaya odak olmuş kalb,
dünya gurbetinde, devamlı anavatanını özler...
tahtın sahibini arar!
Ararken mecaz aşklara tutulur fakat kalb ve ruhun aradığı sonsuzdur,
baki olandır.
Bakar ki, bağlandıkları fani, geçici, verdiği haz da geçici...
Dolayısıyla kalb, mecaz olduğu için itecektir.
“Bu değil” diyecektir.
Zira sadece insana değil, güzel bir ezgiye, güzel bir muhabbete, denize, yaylaya...
Yani göze ve kalbe huzur veren her şeye kalb iştiyak duyar ve
o ilk ruhlar âlemindeki tadı hissetmeye, yaşamaya çalışır. ..
Mecnun gibi O’nu arar...
Burada bir misalle nefes alalım.
Güzel bir bayan öldükten sonra maddi güzelliği kaybolur.
Yani ruh cesedi terkedince, en fazla bir gün sonra kokmaya başlar...
Artık o güzel bir bayan değildir.
Demek ki bize güzel görünen, ruhtan dolayı...
Ruh ’tan geldiğine göre seyrettiğimiz O’ndandır.
Aslında göz penceremizden bakan ve aynı sıladan gelen ruhların seyretmesidir.
Yurtdışında bir müddet kalsanız ve anavatandan sıradan birine rastlasanız,
ona sıradan biri gibi davranmaz,
memleket toprağı kokluyor gibi hem fazla alaka gösterir hem
de onunla fazla zaman geçirmek istersiniz.
Mecnun’un Leyla’ya duyduğu aşkın aşkına basamak olması da,
belli süreçler sonrasıdır.
Hızır (a.s)’ın; “Leyla’yı arayacaksan, gir çilehaneye orada ara” demesiyle,
Mecnun çilehanede Leyla diye diye, Leyla’yı karşısında bulur.
Yüzüne bile bakmadan Hızır (a.s)’ı bulur.
“Madem isteyince oluyor, bana istemeyi öğret” der.
Hızır (a.s);
“Öyle iste ki kavuşmak mecbur kalsın” der.
Mecnun hüve (O) sırrını anlamıştır...
Kendi başta olmak üzere, dışında tüm fanileri sıfırlamış hatta
“Leyla öldü” diyenlere, “Hayır, Leyla benim” demiştir.
Yani Baki’dir, Hayy’dır, Kayyum’dur.
Hepimiz O’nun nurundan yaratıldık.
O’ndan başka yok nazarıyla cismi aşmıştır.
Bir ara Leyla gelir. Mecnun onu tanıyınca ölmediğini anlar ve
“Sen varsan kalbim buna dayanmaz”
diyerek, kendini yok farzetmiştir.
Yani kalb Bir’e aşıktır... birdir. Aşk birdir.
Rivayetlerin son kısmında Leyla gerçekten ölür...
Mecnun mezarı başında toprağına sarılır ve
“Aşka cism-i can gerekmez” der.
Elbette illa aşkı için mecaz aşka tutulmaya gerek yok...
Mecaz aşklar mal, evlat da olabilir.
Asıl olan bunların faniliğidir.
İnsan vicdanında duyduğu ebediyet arzusunu sahip olduklarının
hiçbirisiyle tatmin edemediğini anlaması,
âşık olduklarına kavuştuğu zaman başka aşklara talip olması ve
nihayetsiz istekleri olması bizi,
ayetinde buyurduğu gibi;
“Kalbler ancak ve ancak ’ı anmakla mutmain olur”
hakikatine ulaştırır.
Yalnız insanın marifet ile muhabbete ulaşması için gurbetin,
gurbete ait hangi özellik olursa olsun yaşanması gerektiği vurgulanmıştır...
Belki insan kendi vatanında bile gurbet yaşarken,
belki kendi bedeninde gurbet yaşama hali de bunlardan sayılır...
Bir tas deniz suyunuz varsa,
koca bir derya vardır.
Güzelden kopan parçaların güzelliği de,
bütünden dolayı güzeldir...
Parçaların ittifakı ile bütün görülür. güzeldir,
O Cemal-i Hakiki’dir.
Unutulmaması gereken, cüz ile bütün arasındaki illiyet,
benzerlik bağı iken sonsuzun cüz ile illiyeti işaret etme,
yol gösterme bağı gibidir....
Ayet; “Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır”
derken akıl ve göz ile yol bulmaya işaret edilmiştir...
Örneğin; yemyeşil bir seyrangâh, elvan türlü çiçek kokuları var
ama bir köşede gübre yığını da var.
Bütün olarak bakınca çok güzel.
Sadece gübreye bakınca, “Ne işi var burada?” diyebiliriz.
Çiçek ve ağaçların daha güzel olması, daha çok meyve vermesi,
toprağın verimi hesaba katılınca anlarız ki gübre zahirde çirkin ama
batında çok güzelliklere sebeptir....
Yokluğunda gül, kemal derecede güzelliğini gösteremeyecekti... cc Uhud’da Halid bin Velid (r.a) ile Müslümanları hizalamıştır.
Dikkat edilirse güzel ve çirkin, iyi ve kötü ayırımını da
yapmamıza nedendir gübre
ve benzeri çirkinlikler..
Hangisi galip gelirse gelsin,
kalb hakiki güzelin ve iyinin peşindedir..
Kalp gerçek Aşkın peşindedir...
Ali Rüştü Gürsoy
Şükrün mikyası; kanaattır ve iktisaddır ve rızadır ve memnuniyettir.
Şükürsüzlüğün mizanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir,
haram helâl demeyip rastgeleni yemektir.
ŞÜKÜR RİSALESİNDEN..
de ve sus!..
Başka hiçbir şey söylemeye değmez... Vecd hali budur ve aşk onun sürükleyicisi...
Kendini bilmek, kendini unutmakta...
Unuttuğunu bile
bilmemekte...
Bir noktaya geliyor ki, insanda İlâhî tecelli, kendi varlığından başlayarak
her varlığa o varlık için bakmak küfür oluyor. İman ise, 'ta yok olmak,
herşeyi unutmak, hiçbir şeyin farkında olmamak ve kendinden geçmek...
İnsan ruhunda şimal ve cenup kutuplarına kadar
keşfedilmedik nokta bırakmayan büyük velîler silsilesinin düsturunu şimdi anlıyorum:
Kendinden geçmek iman,
Kendinden olmak küfür...
Aşk atom bombası... Atom bombasıyla çukur açmak dururken iğneyle kuyu kazılır mı?
Bomba aşk ve akıl iğne...
Bu dünya bir "zıll-ı zail - kaybolucu gölge"dir. Bütün cümbüş, bunca kavga ve
bu kadar yanlış istikamet, iş-te bu "zıll-ı zail" üzerinde...
Olan yalnız ... Ölçü yalnız O'nun getirdikleri...
Evet "yok" da 'ın mahlûku... Bunu bilselerdi, bugün "var"ların onunla
var olduğunu ve Yaradan'dan başka "var" olmadığını anlarlardı.
Gece bile güneş olmayınca olan bir şey değil; ayrıca yaratılmış olması
gereken bir oluş... Yalnız O var ve bu iş bu kadar...
Aklı kopuncaya kadar geremedikçe, bunu yapamadıkça,
ya taklitçi mümin, yahut sersem kâfir olmaya mecbursun!
Aşk, aşk... Aşk selâhiyettir, aşk mülkiyettir, aşk hâkimiyettir. Onun içindir
ki, gerçek âşık ne cehennem korkusuyla titrer, ne cennet iştiyakıyla yırtınır.
Oyalnız 'ın likasına (yüzüne) ve rızasına bakar.
Necip Fazıl KISAKÜREK
Dünya aşkın celladı diyorlar.. hakiki aşık; aşkı yakıp yıksada onu,
yüreğinin yangını olsada sevdası;
güle sarılır gibi dikenlerine aldırmadan,
sarılırmış aşkınıda teslim etmezmiş dünyanın eline... kıyamazmış...
Aşksız sevdasız olmaz dermiş ne dünyaya ait olan ne de ukbaya...
Ya Rabbi! Bizi şeytanın ve nefsimizin şerrinden muhafaza eyle.
Ya Rabbi! Bizi kendine kul, habibine ümmet eyle.
Ya Rabbi! Bizi Rızanı serifi’ne muvaffak eyle.
Ya Rabbi! Bizi sükretmeye muvaffak eyle.
Amin