Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
GÜLAY SULTAN HUZUR VE İSLAM MEKANI - Blogcu



GÜLAY SULTAN HUZUR VE İSLAM MEKANI

6/1/2010 - Rabbiimizi Unutmadan Yaşamak‏

Kategori: islam

Mehmet ILDIRAR


Ölüm yokluk değildir. Bir mekândan başka bir mekâna göçmek, yer değiştirmektir. Her iki mekân da Allah'ın mülküdür. Allah’ın mülkünden yine Allah'ın mülküne sefer edilir. Fakat ahiretteki durum dünyada yapılanlara bağlıdır. Tevbenin önemi de bu yüzdendir. Ölümü bilen hazırlıklı olur. Ölüme hazırlıklı olan Allah'ı bilir. Ölümü ve Allah'ı bilen günahtan sakınır.

Tevbesiz kul olmaz. Peygamberler dahi sürekli tevbe ederlerdi. Bu isyandan değil, azamet-i ilâhiyeye layık olan tazimden, haşyetten, Allah'a olan muhabbetten dolayıdır. Allah'ı bilmek Allah'a itaati, Allah'a itaat Allah'ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah'tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir. Ben Rabbimi çok seviyorsam O'ndan korkarım ki emrine asi olmayayım ve Rabbimin fermanından bir lahza dışarıya çıkmayayım.

Allah'tan korkmak arslandan korkmak gibi midir? Hayır... Arslan maddi hayatımıza son verir. Bizi sakat bırakabilir ya da öldürebilir. Allah'tan korkmak haşyettir, O’na saygısızlık etmemeye titizlik göstermektir.

Allah'ı bilmek ilim ister. İlim de amel ister. İlmi olup amel etmeyenlerin ahirette karşılaşacakları şey hesap ve azaptır. “Niçin bildiğinle amel etmedin?” suali ile karşılaşırlar. Allah'ı bilmemek günaha ve isyana götürür. Ya Hakk’a giden yola girilir, ya nefse ve şeytana itaat eden yola... Üçüncü bir yol ve ahirette de üçüncü bir mekân yoktur. Ya cennet ve cemal veya cehennem ve azap...

Bu yüzden sırf dünya için çalışıp ahireti bırakmak olmaz. Asıl gaye ebedi saadetin yaşanacağı bir ahiret hayatına erişmektir. Bu sebeple dünyada yapılacak her şeyin ahirette iyi bir karşılığı olmalıdır. Dünyada ne için bulunduğunu bilmek, Rabbinden gafil olmamak şarttır.

Manevi ilimlere önem vermek, iç alemi daima kontrol edip kalplerin günahla, isyanla dolmasını engellemek ve yapılan her işin amel-i salih olmasına çalışmak, alimlerimizin, maneviyat büyüklerimizin şiarı olmuştur. Allah Tealâ da onların yardımcısıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: "Bizim uğrumuzda çalışanlara elbette yolları mızı açarız." (Ankebût, 69).

Rasulullah s.a.v. Efendimiz de: "Bir kimse öğrendiği ile amel ederse Allah Tealâ ona bilmediklerini de öğretir." buyurmuşlardr. Bildiklerini hayatlarına tatbik eden kimseler tevbeyi de hakkıyla yapmış olurlar. Zira tevbeden maksat bugün günah işleyip yarın tevbe etmek değil, Allah'ın rızasına uygun olmayan hallerden vaz geçmektir. Böylece "Eğer Allah’tan korkarsanız, Allah size iyiyi kötüden ayırt
edecek bir anlayış verir." (Enfal, 29) mealindeki ayete muhatap olunur. Bu anlayışı ele geçirmek çok önemlidir. Çünkü anlayış sahibi olan kişi, her hakkın gereğini yerine getirir. Allah Tealâ’nın, aile, akraba ve komşu gibi her tür hakkın gereğini yerine getirerek rahmete, merhamete mazhar olur.

Muhammed Parisa Hazretleri “Faslu’l-Hitab” isimli eserinde Ebu Said Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin şöyle buyurduğunu naklediyor:

"Cüz’î aklımızla yaptığımız küçük bir işe kıymet verip onu büyük görüyoruz. Cenab-ı Hakk'ın bunca fazl u keremini, nihayetsiz rahmetini görmezlikten geliyoruz. Bu gaflet halinin, bu unutkanlığın büyük bir perde, kalın bir hicap olduğunu anlamamız, kötü huyların, süşî düşüncelerin, insanın gözüne perde olduğunu bilip bu hallerden kurtulmaya çalışmamız lazım geliyor. Biz hesabı kendimize göre yapıyoruz. Oysa Allah'ın kitabına göre olması gerekir. İşlerimizi Allah'ın emrine göre yapmamız gerekiyor. İki cihan erdinden kurtulmadıkça, yaratılmışların cümlesinden gözümüzü kesip Allah'a dönmedikçe hakiki hürriyete
ve hayra kavuşmaya imkan yoktur. Çünkü bizim düşüncemiz ya nefsimizin hesabı ya şeytanın, kötü arkadaşın iğvası ya da dünyanın muktezasıdır. Bunlarla Allah Tealâ Hazretleri’ni unutup, kulların köleliğini kabul etmiş oluyoruz."

Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin sözünü ettiği köleliğe düşmeden yaşamanın yolu belli. Hayatımızın her anını Allah Tealâ’yı unutmadan yaşamak… O zaman yaptığımız bütün işlerimiz hayra döner, dünyada yaptıklarımız da ahirette kurtuluşumuza vesile olur.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/1/2010 - Dünyaya Sahip Çıkmak‏

Kategori: islam

Ahmet MİROĞLU

Biz ahireti dünyaya tercih etmemiz gerektiğini biliyoruz. Çünkü geçici, kısa dünya hayatı, sonsuz ahiret hayatının yanında bir şey değil. Biz yine biliyoruz ki şu an ayaklarımızın basılı olduğu yer dünyadır. Ahiret burada kazanılır. Ebedi hayatın tarlası burasıdır. Bu tarlayı başkaları ektikçe bizim ahiret payımız azalmıyor mu? Ya şu yaşadığımız dünyayı sahiplenip kendi tarlamız yapacağız; Ya da gittikçe yabancılaşıp iki hayatı da elimizden kaçıracağız.

Keçecizade İzzet Molla (vefatı: 1829): “Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin / Bülbül hamûş (suskun), havz tehî (havuz boş), gülistan harâb” demiş. Hakikaten dünyanın öyle bir mevsimine geldik ki bülbül
susmuş, bereketli nisan yağmurlarının doldurması gereken havuz boşalmış, gül bahçesi tarumar olmuş... Daha önceki bir dönemde de Fuzulî (vefatı: 1556) şöyle demişti: “Dost bî-pervâ felek bî-rahm devran
bî-sükûn / Derd çoh, hemderd yoh, düşman kavî, talî zebûn” Yani dost pervasız; dünya acımasız, zaman dur duraksız, dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, talih yaver gitmiyor.

ZAMANE SELİNİN ÖNÜNDE

Karamsarlığa kapılmadan Mehmet Akif’in Safahat’ını okuyanlar da, zamanla İslâm alemiyle ve topyekûn bir müslüman camiayla özdeşleşen koca şairin olanca hassasiyetiyle ağladığını, inlediğini ve feryat ettiğini görürler. İslâm alemine yönelik her darbe adeta onun vücuduna indirilmiş, dünyanın ıssız, ücra falanca köşesindeki zavallı bir müslümanın yaşadığı olay sanki bütün vahametiyle onun başına gelmiş gibidir.

Bunları karamsarlığa kapılalım, her şeye büsbütün boş verelim diye değil, içinde bulunduğumuz durumu tespit edelim diye söylemek zorundayız. Günümüz İslâm dünyası ne İzzet Molla, ne de Akif devrinden daha
iyi bir durumda... Kanuni Sultan Süleyman Devri’nden söz ediyoruz demektir ki, hele Fuzulî’nin yaşadığı çağı hiç karıştırmayın.

Asırlar var ki müslümanların talihi tersine döndü. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in bize öğrettiği duaya sarılmanın zamanı geldi de geçiyor: “Allahım, senden korkmayan ve bize acımayan kimseleri üzerimize musallat etme!”

O, bize bir süre sonra yabancıların, yemeğe davet edercesine müslümanlara çullanmak üzere birbirlerini çağıracaklarını bildirmişti. O gün, müminler sayıca kalabalık olacaklardı. Fakat sel suyunun önüne katıp
sürüklediği ağırlıksız, kıymetsiz, nereye istenirse oraya götürülen, en sonunda bir kıyıya atılıveren yahut sular çekildiğinde hareketsiz, cansız, işe yaramaz biçimde güneş altında yanıp kavrulmaya teşne çer
çöp misali bir görüntü sergileyeceklerdi. (Hadisin aslı için bkz. Ebu Davud, melâhim 5, hadis no: 4297)

SUÇ KİMDE?

Hakikaten acınası bir haldeyiz. Bunun sebebi de, ne düşmandır ne de bazı kıt akıllıların zannettiği gibi Allah’ın emaneti mübarek dinimizdir. Bizzat müslümanlardır.

Acı gerçeği daha dün denecek bir tarihte aramıza katılmış olan bir mühtedi kardeşimiz yüzümüze tokat gibi vurmuştu: “İyi ki müslümanlardan önce Kur’an’la tanıştım. fiayet Kur’an’dan önce müslümanlarla tan ışsaydım, muhtemelen müslüman olamazdım!” Müslüman olmak tabii ki bir hidayet meselesidir ve Allah’ın yardım ve dilemesiyle gerçekleşir. Kimin öncelikle kiminle yahut neyle tanışacağını takdir eden O’dur. Hatta tam tersi bir sıralamayla, önce müslümanlarla sonra Kur’an’la tanışarak müslüman olanların sayısı da az sayılmaz, o başka...

Geleceği inşa etmek istiyorsak, zihniyet değişikliğine gitmeli, geçmişi bilip öğrenmeli ve günü değerlendirmeliyiz.

Zira şaşmaz hakikat ve kuraldır: “Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez.” (Ra’d, 11). Ayetten zihniyet değişiminin zamanla tavır ve davranışlara yansıyacağı ve nihayet Cenab-ı Hakk’ın köklü değişimi nasip edeceği anlaşılmaktadır.

GELECEĞİN İNŞASI İÇİN GEÇMİŞİ BİLMEK

Zihniyet değişiminin yolu geçmişi bilip tanımaktan geçtiğine göre, işe oradan başlayalım isterseniz. Peygamber Efendimiz s.a.v. İslâm tebliğiyle ortaya çıktığında güçlü, soylu bir aileye mensup olmasına, Hz. Hatice r.a. gibi zengin bir hanımın servetini kullanmasına, Ebu Talib gibi saygın ve etkin bir reis tarafından desteklenmesine rağmen yine de 13 yıllık bir çaba sonunda ancak sınırlı sayıda kimseye ulaşabilmişti.

Bazı hesaplamalara göre, Hz. Ömer’in müslüman oluşu sırasında Habeşistan’a hicret edenler de dahil, inananların sayısı 139 kadardı. Demek ki Medine’ye hicretten önce iyimser tahminlerle 150-200 kadar müslümanın kendisine inandığını söyleyebiliriz. Üstelik inananların çoğu, Abdullah b. Ümmi Mektum, Bilal-ı Habeşî, Ammar b. Yasir... örneklerinde görüldüğü gibi zayıf, köle ve tecrübesiz kimselerden meydana gelmekteydi. Ama yılmadı, devam etti. Görevini ciddiyet ve titizlikle sürdürdü.

Sahabenin Medine’ye hicret edişlerini hatırlayın. Hz. Ömer r.a. hariç, hemen hepsi gizlice göç etmişlerdi. Peygamber Efendimiz s.a.v. de Hz. Ebu Bekir’le birlikte bin bir sıkıntı ve meşakkatle yolculuk yapmıştı. Medine’de onları çok güçlü bir düşman bekliyordu: Yahudiler... Mekke’de bıraktıkları hasımları kadar azılıydılar. Ya ilk gazve? Bedir’de sahabenin ne denli teçhizatsız olduğunu unutmayalım. Silahları yoktu. Keza binitleri de... Sayıları ise rakiplerinin üçte biri kadardı. Ellerinden geleni yapmışlardı. Allah sebeplerin tükendiği noktada onları takviye etti.

Saadet Asrı’nın Medine’deki 10 yıllık döneminin hangi safhası rahat ve huzur içinde geçmiştir? Hz. Aişe r.a. annemiz bize peygamber hanesinde bir ay yemek pişirilmediğini, o sırada ehl-i beytin tek gıdasının su ve hurma olduğunu söylemiyor mu? Kimi zaman Allah Rasulü s.a.v. sabah namazından sonra eşlerinin odalarını birer birer dolaşır, hiçbirinin yanında yiyecek bir şey bulamazdı. Bunun üzerine “Öyleyse ben bugün nafile oruca niyetlendim.” deyiverirdi.

ÜÇ AŞAMALI DAVRANIŞ PLANI

Allah Rasulü’nün bütün olumsuz şartlara karşı umutsuzluğa kapıldığına dair bir rivayet hatırlamıyoruz, yoktur. O, en zor anda bile mücadele azminden hiçbir şey kaybetmeden daima ileri bakmıştır.

Onun için İslâm alimleri Hz. Peygamber s.a.v.’in hayatından bir müslümanın şu üç aşamalı davranış planına göre hareket etmesi gerektiği sonucunu çıkarmışlardır:

Esbaba tevessül, Hakk’a tevekkül, kazaya rıza... Yani dünya sebepler dünyasıdır. Hiçbir şey durup dururken kendiliğinden olmaz. Çalışmak çabalamak, arzuyu gerçekleştirmek için gereği neyse yapmak lazımdır. Tevekkül ondan sonra gelir. Üzerinize düşeni yaptıktan sonra artık meseleyi gönül huzuruyla Allah’a havale edebilirsiniz. Ve belki de asıl önemlisi bütün çabalamalarınıza rağmen Mevlâ bazen nasip etmez,
bazen de netice beklentinizin ötesinde veya berisinde tecelli eder. İşte o merhalede size düşen mümin hassasiyetiyle nasibinize razı olmaktır.

Değilse, ilk basamağı atlayıp doğrudan tevekküle sığınmak İslâm’ın ruhunu anlamamak olur ki, merhum Mehmet Akif Ersoy arz ettiğimiz şiirinde böylelerinin tevekkül anlayışını yerden yere vurmaktadır.

Peygamber s.a.v. Efendimiz’in dünyadan göç etmesinin hemen ardı ndan onun gösterdiği hedef ve ondan aldıkları ilham doğrultusunda fetih hareketlerine girişen sahabe-i kiram, kısa zamanda tarihin hâlâ hayranlıkla andığı zafer ve başarılar kazandı. Bütün imkansızlıklarına rağmen İslâmî yaşantılarındaki sadelik ve samimiyetle, dinin kurallarını tavizsiz tatbikatlarıyla o günkü dünyanın iki büyük süper gücünü dize getirdiler.

Ne Donkişotluk yapmaya ne de korkaklığa meydan vermediler. Maceraperestlikten uzak atılganlıklarıyla, savaşçılıklarıyla ve Allah’ın yardımıyla günümüz İslâm dünyasının en büyük kısmını bizlere hatıra bırakıp
gittiler.

EMEVÎLER, ABBASÎLER, OSMANLILAR

Dört Büyük Halife’nin çabasını önce Emevîler, ardından Abbasîler sürdürdüler. Abbasîlerin başşehri Bağdat, neredeyse herkesin gözünü diktiği ihtişamıyla, debdebesiyle, zenginliğiyle ve şöhretiyle dünya başkenti konumundaydı. Harun Reşid’in kız kardeşi dünya modasını tayin ediyordu. Bir gün alnına saçlarının üzerinden bir mücevher parçası sarkıtmıştı da bütün batılı kadınlar arasında moda oluvermişti. O vakitler İslâm alemi işte böyle taklit eden değil, taklit edilen bir mevkideydi. Harun Reşid’in Alman İmparatoru’na gönderdiği saatin uyandırdığı hayranlık, şaşkınlık ve aynı zamanda korku tarihçilerce küçümser ifadelerle kaydedilmiştir.

Gustav le Bon, Victor Robinson, vb. Batılı yazarların da itiraf ettiği üzere, Endülüs Müslümanları İber Yarımadası’nı kısa sürede bütün Batı diyarlarının çok ötesinde bir medeniyet seviyesine taşımışlardı. Londra ve Paris, sokak aydınlatmasıyla Kurtuba’dan tam yedi asır sonra tanışmıştı. Avrupa’nın büyük şehirleri çamura batmış birer bataklık halinde iken, Kurtuba caddeleri taş döşeliydi...

Osmanlı Medeniyeti'nin gerçekleştirdikleri ise zamanla daha iyi anlaşı lacaktır. Nitekim tarih sahnesinden çekilişinin üzerinden henüz bir asır bile geçmediği halde Osmanlı, yönettiği topraklarda aranır hale gelmiştir. Aslında aranan bizzat Osmanlı Devleti değil, onun anlayışı, temsil ettiği zihniyet ve başarılı yönetim tarzıdır.

BAŞARININ SIRRI

O anlayışa bakarsak müslümanların tarihî başarılarının sırrını çözebiliriz. Tefekkür ve ilimle uğraşmayı nafile ibadete yeğleyen, ilmi her vesileyle teşvik eden, alimin uykusuna bile bir ayrıcalık veren, ulemanın mürekkebini şehitlerin kanından daha değerli gören bir dinin mensubu ilimle meşgul olmayıp da ne yapacaktı?

Çalışmayı, didinmeyi, rızkını aramayı en şereşi bir görev, bir nevi ibadet, günahlarına kefaret ve insanlığın şartı sayan anlayış da buna eklenince, müslümanlar daima ilerlediler.

İyiyi, güzeli, doğruyu sadece kendine hasretmeyen, başkalarının da istifadesine sunmaktan zevk alan, bu uğurda malı ve canı dahil her türlü fedakârlığa hazır müslümanlar karşısında dünyanın diğer milletlerinin direnebilmesi neredeyse imkansızdı. Hakikaten asırlarca da öyle oldu.

Bu sayede İslâm dünyası Batı'ya göre daha yüksek bir medeni seviyeye ulaştı. Batı, İslâm dünyası karşı sında çok zayıf ve güçsüz kaldı. Eksiğini gidermek için müslümanlardan istifade yollarını arayıp durdu. Bilim ve teknolojiyi sessizce alıp geliştirdi. Kaynağını ise hiç anmadı, hep kendisine mal etmeye çalıştı.

ZAMANA MEYDAN OKUYAN ÇINARLAR GİBİ

Elbette amacımız kökleriyle öğünen patates misali basit tavırlar sergilemek değildir. Ama köksüz, cılız bitkilerin mevsimlik olduğunu da unutmayalım. Biz kökü çok derinde ve alabildiğine güçlü, dalları geleceğe uzanan, zamana meydan okuyan çınarlar gibi olmalıyız. Hatta ne çınarı? Kökünü cennet toprağına salmış, dallarını ise cennet semalarına uzatmış, nazlı nazlı salınan, ebediyet sırrına mazhar Tûba Ağacı gibi olmalıyız. Zira ötenin de ötesi vardır.

Yani bir zamanlar biz üstündük, ahiret zaten bizimdi, ama dünya da bizimdi. Rakiplerimiz gerideydiler. Sebeplerine inip tahlil etmek uzun sürer, fakat öyle ya da böyle bir şeyler oldu. İşler tersine döndü. Biz geriledik, onlar ilerlediler. Artık biz imrenir ve onları taklit eder hale düştük. Halbuki en iyi taklit dahi yine taklittir, özgün değildir.

Allah’ın “Yeryüzüne salih kullarım vâris (hakim) olacaktır.” (Enbiya, 105) sözü vardır. Allah’ın vaadi hak olduğuna göre, bu sözün gereğini yerine getirme zorunluluğu bize düşmektedir. Çünkü hemen peşinden
gelen ayette “fiüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir açıklama öğüt vardır.” (Enbiya, 106) buyrulmaktadır. Yeryüzüne inkârcıların hakim olması müminlerin vebalidir. Ne yapıp edip hakimiyeti almak gerekir. Sade kendimiz için değil, bütün bir insanlık için bu şarttır.

Düşmandan bir zamanlar bizim onlara davrandığımız gibi kandırmadan, aldatmadan, hilesiz, yalansız, hakkaniyetle, adaletle, eşit, dengeli, insanlık değer ve ölçüleri içinde muamele etmesini boşuna bekliyoruz.
Zira bunlar islâmî değerlerdir ve müslüman olmayanlardan beklenmemelidir.

Hakimiyeti ele almanın, tüketen değil, üreten konuma yükselmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Daha çok çalışılmalı, daha çok üretilmelidir. Batılıların alayımsı bir dille “şarklı kurnazlığı” olarak nitelendirdiği hileler bir kenara itilmelidir.

YENİ BİR DEVİRE DOĞRU

Batı, müslümanlarla arasındaki uçurumu, sadece kendi zayıf ve güçsüzlerini ölümüne çalıştırarak kapatmadı. Birkaç yüzyıllık bir sürede Afrika’nın, Asya’nın, Uzakdoğu’nun ve Amerika’nın kaynaklarını sömürerek, sermaye edinerek ve insanının sırtına binerek kapattı. Dünyanın bütün imkanlarını bazen zorla, bazen satın almak yoluyla, çoğu zamanda sinsice tuzak ve kurnazlıklarla istihdam ederek nihayet arayı açmayı başardı. Bu defa iş tersine döndü. İslâm dünyasıyla Batı arasında arasındaki uçurum şu anda müslüman camianın aleyhine açıldı.

Geçme geçilme konusunda İslâm dünyası artık ciddi bir tarihi tecrübeye sahip oldu. Açığın kapatılabilece- ğini, bunun yolunun ne olduğunu biliyor. Üstelik kendisini yönlendirip motive edecek dinî, ahlâkî, sosyal her türlü imkân elinin altında. Zihniyet devrimini gerçekleştirir, geçmişini irdeler ve gününü değerlendirebilirse, dünya ve insanlık müslümanların yeni bir altın devrine tanık olabilir.

“Kadermiş” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru; Belanı istedin, Allah da verdi... doğrusu bu. “Çalış” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, Onun hesabına birçok hurafe uydurdun! Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya! Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden, Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecir-i hâsın iken! Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini; Birer birer oku tekmil edince defterini; Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir... Yükün hafişedi... Sen şimdi doğru kahveye gir! Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak... Hüda vekil-i umurun değil mi? Keyfine bak! Onun hazine-i in’amı kendi veznendir! Havale et ne kadar masrafın olursa... verir! Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen O; Levazımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O! Çekip kumandası altına ordu ordu melek, Senin hesabına küffarı hak-sar edecek! Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin: “Yetiş” de, kendisi gelsin, ya Hızır’ı göndersin! Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak; Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak. Demek ki: Her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O: Çoluk çocuk O’na ait: Lâlan, bacın, dadın O; Vekil-i harcın O; kâhyan, müdir-i veznen O; Alış seninse de, mes’ul olan verişten O; Denizde cenk olacakmış.... gemin O, kaptanın O; Ya ordu lazım imiş... Askerin, kumandanın O; Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O; Tabib-i aile, eczacı... Hepsi hasılı O. Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu! Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu! Hüda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüda; Utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete, ha?!...

ÖNE GEÇMEK İÇİN

İslâm’ın temel kurallarına taban tabana zıt ilkel vakit anlayışı derhal terk edilmelidir. Bir saniye önce iftar açamayan, bir saniye önce namaza başlayamayan, ille de vaktin girmesini bekleyen “zaman disiplini” hayatın bütün alanlarına yayılmalıdır.

İslâmiyet’in hiçbir meslek arasında ayrım yapmadığı anlayışı her vesileyle dile getirilmelidir. Allah, ne olursa olsun “Yaptığı işi tam ve eksiksiz biçimde mükemmel yapanı sever.” Allah bir de “Çalışıp kazananı sever.” Dolayısıyla Allah’ın sevgisini kazanmanın bir yolunun da çalışıp kazanmak ve işini düzgün yapmak olduğu fikri yaygınlaştırılmalıdır.

Hedefi büyük tutmak… Ki ecdadımız buna “himmeti âlî olmak” demişler, esas olmalıdır. Tevazuu ihmal etmeden, önce ülkenin o alandaki en iyisi, ondan sonra da dünyada bir numarası olmak için gayret göstermek gerekir. İşte belki o zaman bizi geçenlerle başa baş mücadele etmeye başlayabilir ve gün gelir onları geride bırakabiliriz.

Hz. Hüseyin’in ifadesiyle “Hayat, iman ve cihattır.” Yani iman ettikten sonra her alanda mücadele etmek gerekir. Bilimde, teknolojide, buluşta... mücadele sürmelidir. Çünkü cihat sadece savaştan ibaret değildir.

Din, sohbet malzemesi olmaktan çıkarılıp hayatın tam ortasına, asıl hak ettiği yere oturtulmalıdır. Dikkat edilirse din, düşünmek ve karar verip uygulamak şeklinde tercüme edebileceğimiz “niyet ve amel” den ibarettir. Hakiki dindarlık budur.

O halde niyetler tashih edilip, azimler bilenmeli ve gereğince amel edilmelidir.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/1/2010 - Vaktin Hakkını Vermek‏

Kategori: islam

Mehmet ILDIRAR


Tasavvufî hayat, ilâhi muhabbete ulaşmak içindir. “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmüne göre, bir kul, Allah’a muhabbeti derecesinde ibadet ve itaatini artırır. İsyan ve günahı derecesinde ibadet ve itaatten uzaklaşır. Çünkü günahlar kalbi katılaştırarak idrak ve anlayışı yok eder.

Kalbi muhabbetli, AllahTealâ’nın gazabından sakınan, aklı başında olan insan, mübarek gün ve gecelerin kadrini bilir.

İmam Şafiî hazretlerine duyduğu en güzel sözün hangisi olduğunu sordular. Şöyle buyurdu: “Vakit kılıçtır. Sen onu kesmezsen o seni keser.”

Yani içinde bulunduğun vaktin gereğini yerine getirir, onu gereğince değerlendirirsen bu sana sermaye olur, ahirette de yüzünü güldürür. Onu ihya etmezsen seni öldürür. Yani o vakti kötü işlerle doldurursan buna göre karşılık bulursun.

Atâullah İskenderî k.s. hazretleri “Hikemü’l-Ataiyye” de şöyle buyuruyor: “Allah’a muhabbeti olanla muhabbetten yoksun olanın arasındaki fark, vakte bağlı olan ve vaktin içindeki hakları yerine getirme derecesine göredir.

Vakte bağlı haklar, Ramazan ayının oruç hakkı, bir yılın zekât hakkı, günde beş vaktin namaz hakkı gibi haklardır. Vakte bağlı haklar, gafille arifin, günahkârla günahsızın halini, sevenle sevgilinin durumunu gösterir.

Allah Tealâ, kulunu bu haklara göre imtihan eder. Bu haklar dört meseleyi içine alır:

• Vakte bağlı olarak insan nimet içindedir. Allah’ın nimete bağlı olan hakkı, o nimete şükredip haramda kullanmamasıdır. Şükür, Allah’ın verdiği nimetle Allah’a isyan etmemektir. Rabbimiz cümlemize göz verdi. Bu bir nimettir. Bu nimetin hakkı, ibretle bakmak, Allah için ilim tahsil etmek, helali görmek, harama bakmamaktır.

• İnsan, nimet içinde olduğu gibi bela ve musibet içinde de olabilir. Bela ve musibet anında sabretmek, şikayet etmemek, Allah’a isyan etmemek gerekir. Bu haklar o anda gelip geçer, sonradan kaza edilmez. Bu yüzden de kul bu durumu anında değerlendiremezse manevi olgunluk elde edemez. Ariflerin bizden farkı ve üstünlüğü, vakte bağlı o hak içerisinde, bela ve musibetin geldiği o dakikada sabretmeleridir.

Kula bir bela ve musibet geldiğinde sabretmezse Allah Tealâ’yı insanlara şikayete başlar. Allah kula nasıl şikayet edilir!? Bu, Allah’ın üzerimizdeki hakkını zedelemek olur.

• Günah, gaflet, isyan içinde bulunduğumuz anlarda Allah Tealâ’nın üzerimizdeki hakkı ise tevbe, istiğfar, pişmanlık ve gözyaşıdır.

Nebilerle velilerin, velilerle müminlerin ve bütün iman sahiplerinin aralarındaki makam ve mertebe farkı, vakte bağlı olan haklarda, o anda gösterilen davranışa bağlıdır. Biz anında tevbe ve pişmanlık gösteremeyiz. Bunları sonradan yapmakla, vakte bağlı olan hukuku çiğnemiş oluruz.

• İtaat içinde bulunduğumuz anın da hakkı vardır. Allah’a itaat eden kul o anı nefsinden bilmemeli; bu itaati Rabbinin teveccühüyle başardığını anlamalıdır. İbadet ve taat vaktinin en önemli hukuku, ibadet ve amele güvenmemektir.

İbadet içinde bulunan kul, hangi kemalâtla ibadet ve taat yaparsa yapsın, Allah’ın yardımıyla yaptığını, Allah Tealâ’nın ibadetimize ihtiyacı olmadığını, ibadet ve taatin kulun kendi nefsinin ıslahına yarayacağını bilmesi gerekir.
Allah samimiyet ve sadakat ister. Bunun gerçekleşmesinin en temel şartı ilâhi muhabbete sahip olmaktır.  Ancak bu muhabbetle ibadet âdet olmaktan çıkar, hukukuna uygun hareket edilmiş olur.


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/12/2009 - Akıl Neyi Bilir?

Kategori: islam

Mehmet ILDIRAR

Allah yolunda olmaya çalışanların en büyük engellerinden biri de, her akıllarına gelen şeyin doğruluğunu iddia etmeleridir. Halbuki akıl her taraftan saldırıyla karşı karşıyadır. Nefisten vesvese gelir, şeytan bozgunculuk eder, insanın tabiatı da fena arzularla kuşatılmıştır.

Durum böyleyken Hak yolcularında akıllarına her geleni Allah’tan gelmiş gibi kabul etme meyli görülür. Gerçek ise çoğu zaman tersidir. Nefsin hevası kandırır. Nefs sağ elinde Kur’an ve tesbihle gelirken, diğer elinde ve koynunda hançerini gizler. Nefsin mushafı, aklını, ruhunu, kalbini, sırrını katleder.

Akıl nuranî, nefs zulmanîdir. Akıl Allah’tandır, nurdur; nefs cehennemdendir, zulmettir. “Peki nasıl oluyor da akıl bu nefse yeniliyor?” dersen, akıl bedende gariptir. Allah’ın ikramıyla konmuştur. Evin sahibi nefstir.

Allah Tealâ, Hz. Adem a.s.’ın pak cesedini bulunduğu mekana koydu. Ruha “Gir!” diye emretti. Ruh, cesede baktı ki dar, küçük, sıkıntılı... Allah Tealâ; “Zorlu gir, sıkıntılı gir.” buyurdu. Ruh cesede girdi, önce beyinde tecelli etti. Ruhun nuraniyeti sonra göze indi. Göz bir baktı, alt tarafı çamur, üst tarafı akıl. Daha sonra genize geldi. İlk defa “Elhamdülillâh.” dedi. Adem a.s.’ın ilk sözü bu oldu. Mümin, ne verilirse hamd etmekle mükelleftir. Hayırdan, şerden ne verildi ise Allah’ı bilen mümin “Elhamdülillâh” der. Sonra aşağı indi, diz kapağına geldi.

Cibril a.s. elinde üç nuranî lâtif şeyle geldi. Adem a.s.’a bu üçünden birini almasını söyledi. O, aklı aldı. Bu üç nuranî lâtif şey, akıl, iman ve hayâ idi. Akıl cesede girdi. İman: “Bana Allah emretti, akıl neredeyse ben oradayım.” diyerek o da girdi. Hayâ da: “Rabbim bana emretti, iman neredeyse ben de oradayım.” diyerek o dahi girdi.

Aklımızı ahmak nefsimize esir yapmayalım. Vücut iklimimizdeki kılıç akıl kılıcıdır, onu nefse vermeyelim. Aklı olmayana din yoktur. Akıl yoksa namaz, oruç, hac… farz olmaz. Adam torun ve sakal sahibidir ama ahireti anlayacak aklı yoksa tımarhaneye koymak lâzım gelir. Reşit nedir? Medenî kanunda on sekiz, dinimiz hükmünce hayırla şerri ayırt ettiği yaş o adamın rüşdüdür.

Akıl itaati gerektirir, nerede konuşulup nerede susulacağını bilir. fiu halde biz irademizle itaatin dışında ne yapabiliriz? Eğer yaparsak, akılsız olarak, yani akıl vücutta yokmuş gibi yaparız.

* * *

Aslolan insanın Rabbini bilmesi, her şeyiyle O’na muhtaç olduğunu idrak etmesidir. Mana yolcululuğundan maksat da budur, maneviyat erliği de... Gerisi Alemlerin Rabbi’nin lütfudur. Kul her halükârda şükredici, haline razı, verilenden memnun olmalıdır. Haline şükretmeden “Yok mu daha?” demek edep dışıdır. İkram sahibini görmemek, bilmemek demektir.

Allah’ı bilen kendisinin bir şey olmadığını bilir. Başka bir deyişle, kendisinin bir şey olmadığını bilen Allah’ı bilir. Bütün ilimler bilinse, akla, kalbe bilgi aksa da aksi durumda bir fayda etmez. Bize düşen vazife Allah’ın emanetini sıkı tutmak. Dinimize sahip çıkmak, imanımızı muhafaza etmek, Allah’ın peygamberlerine, evliyasına hürmet etmektir. Bunu yapan müslüman ne kadar bahtiyar, ne kadar talihli bir insandır! Sonu da inşallah ebedi cennet hayatıdır. En Güzel’in ve O’nun güzellerinin gülünce gönülde gül açtıran cemallerinden büyük nimet yoktur.

Allah dilediğine dilediğini verir, dilediğini alır. Bu yalnızca O’nun bileceği bir iştir. Kime ne lütfedilmişse bu da yalnızca o kişiyi ilgilendirir. Bize düşen yüzümüzü her halde memnuniyetle Rabbimize çevirip, gönülden minnettar olmaktır. Alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/12/2009 - MEVLANADAN MESAJ YÜKLÜ MİSALLER

Kategori: makale


Mevlânâ Haftası münasebetiyle konya  dünyanın her tarafından gelen ziyaretçilerle dolup taşıyor.
Demek ki asırlar geçer ama Hz. Mevlânâ geçmez. O tüm hatıralarıyla
hayat ımızda ve içimizdedir.

İşte o unutulmaz hatıralarından bir demet sizlere. Zannederim siz de sevgi ile okuyacak, takdirle tefekkür edeceksiniz.

***

Hz. Mevlânâ zikir halkasına katılmış, çevresiyle birlikte zikrediyordu. Tam bu sırada bir sarhoş da dışarıdan halkaya katılıp zikretmeye başladı. Ancak sarhoş dengesini tutamıyor, yanındakilere çarpıyor, rahatsızlık veriyordu.

Tutup kapıya atmak istediler. Ama sarhoş çıkmak istemeyip direnince zorlamalar başladı.

İş tekme tokada kadar varınca Mevlânâ sordu:

-Ne yapıyorsunuz öyle?..

-Sarhoştur, dediler çıkmak istemiyor, biz de çıkarmaya çalışıyoruz.

Verdiği cevaba bakın lütfen:

-Şarabı o içmiş, sarhoşluğu siz yapıyorsunuz!..

Ne muhteşem bir söz. Ne müthiş bir cevap. Hem de kitaplık çapta...

-Şarabı o içmiş, sarhoşluğu siz yapıyorsunuz!..

Anlaşılan sarhoş da olsa saf dışı edilmesini istemiyor, hor hakir görülerek dışarı atılmasına razı olmuyordu. Sözlerine şunu da ilave ediyordu:

-Düşene herkes tekme atar, bir tekme de siz atmayın!..

***

İki kişi sokak ortasında ağız dalaşı yaparak tartışıyorlardı. Biri dedi ki:

-Bana bak!.. Ben öyle bir adamım ki, bana bir söylesen bin cevap alırsın!..

Oradan geçmekte olan Mevlânâ bu sözü duyunca hemen adamın yanına varıp çenesi altına kadar sokularak şöyle dedi:

-Ben de öyle bir adamım ki, bana bin söylesen bir tane dahi cevap alamazsın!..

Bir söze bin cevap vereceğini söyleyen adam, bir tane dahi cevap veremedi...

Bir talebesi evlenmiş, hayata karışmıştı. Ziyaretine geldiğinde talebesinin kılık kıyafetinden ihtiyaç içinde olduğunu
anlamıştı. Fakat halkın içinde mahcup etmeden nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Nihayet bulduğu çareyi tatbike koydu. Kalkıp gitmek üzere olan talebesine seslendi:

-
osman! Sen eksiden çok mütevazı biri idin, şimdilerde biraz gurura kapılmış gibi görüyorum seni. Çünkü o zamanlarda gelip elimi öperdin. Halbuki şimdi uzakta oturuyorsun, ne yanıma yaklaştığın var, ne de elimi öptüğün!..

osman kapının yanındaki yerinden mahcubiyetle kalkarak Mevlânâ'nın yanına yaklaşıp eline sarıldı. O sırada avucu içine önceden hazırladığı altınları kimsecikler görmeden osman'ın avucu içine koyarak elini kapatan Mevlânâ, şu tembihte bulunmayı da ihmal etmedi:

-
osman dedi, ben el öptürmeyi çok severim, sık sık gelip elimi öpmeni istiyorum!..

osman avucu içindeki altınları sıkı sıkıya tutarak çıkıp evin yolunu tutarken bu zarif anlayış karşısında öylesine duygulandı ki, yol boyunca gözyaşlarını durduramadı...

***

Sökülen cübbesini üzerinde iken dikmeye çalışan Gevher
hatun, çevredeki geleneğe uyarak,

-Efendi, dedi ağzına bir çöp al da aklını dikmiş olmayayım!..

Mevlânâ bu yersiz geleneği zarif bir cevapla düzeltti:

-Hanım sen merak etme. Ben ağzıma çöp yerine Kulhüvellahü'yü aldım. O, çöpten iyi korur beni.

***

Bir gün
konya çarşısında yürürken bir papaz kendisini görünce ayağa kalkıp eğilerek hürmetle selam vermişti. Bunu gören Mevlânâ ise papazdan da aşağıya eğilerek selamına mukabele etti. Bu duruma itiraz eden biri,

-Bir papaza da bu kadar aşağıya eğilmek olur mu? deyince şu cevabı verdi.

-Tevazuda da papazı geçmemiz gerekir!

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ya Rabbi! Bizi şeytanın ve nefsimizin şerrinden muhafaza eyle. Ya Rabbi! Bizi kendine kul, habibine ümmet eyle. Ya Rabbi! Bizi Rızanı serifi’ne muvaffak eyle. Ya Rabbi! Bizi sükretmeye muvaffak eyle. Amin Image Hosted by ImageShack.us

Kategoriler

Image Hosted by ImageShack.us

Arkadaşlarım

Özkan Özdemir
bahargunesi
zahide
nurdostu
dualarla
oktaykartal
mansur
fuadyusufoglu
sirad
hakdost
affeyleallahim
hicretehli
cemrenur991
papatya68
resulevuslat
filizden
mgezer38
mevlana1
ademyakub
cerkez57
sevgialemi
yusuf sayılı
hulyalihayat
beyhanli
sevgikelebegim1
pitircik1984
canaleyna
hayalleringemisi
sivist
danteldunyasi
diayka
sonsuz nur
sohbetsevenler
gavsulazam
feyne
kizilciksurubu
sevgiyolcusu
kardelen2525
kumtanesiaylin
zxc654
murat destebaşı
hamd
ebrar67
saclariniz
akgunkaya
fzehra
nazarboncugu1976
enpopuler
guden
sbullock
webmasterkaynaklari
ellerimesaglik
fatostuncay
9baloncuklar9
Seyma .
farenjitnedir
ibrahim COŞAR
takvaonline
teknikpcdersleri
tabiathazinesi
kesintisizguckaynagi
fiberoptikci
Örgü Kulübü
beyonceresimleri
GÜRHAN GÜREL
adihasret24
siirseviyorum
anguzelblogg
sehitermehmet
geldostagidelim
tesetturluyum
deniz kılınç
siyasiyasi
odevdunyasi12
islammuhabbeti
dualarile
Image Hosted by ImageShack.us





























CINAR RADYO BURSA www.audici.de.tl

Feedjit Live Website Statistics Image Hosted by ImageShack.us