|
 |
16/3/2009 - HZ.VAHŞİ İÇİN İNEN ÜÇ AYET
Hazreti Vahşi için inen üç ayet
 HEPİNİZ "Vahşi"yi bilirsiniz. Adını duymuşsunuzdur veya en azından belleklerden silinmeyen ve müthiş bir yapım olan "Çağrı" filminde onu izlemişsinizdir. O bir köledir ve iyi mızrak atar. Siyah renkli olan bu köle "Uhud" harbinde Hz. Hamza’yı sinsice takip eder. Görevi bu. Aslında kölelikten kurtulma yolunda bu. Hz. Hamza’yı şehit ederse hürriyetine kavuşacak.
Vahşi, Uhud meydanında saatlerce Hz. Hamza’yı kollar. Mızrağı atacağı ortamı bekler. Nihayet karşısına çıkamadığı Hz. Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla şehit eder. Hz. Hamza, Hz. Peygamber’in hem amcası hem de sütkardeşiydi.
Hz. Hamza’yı şehit eden "Vahşi", ismine uygun bir şekilde Hz. Hamza’nın karnını ve göğsünü bıçakla parçalar ve iç organlarını Uhud’un kumlarına döker. Daha kötü ve iğrendiren şeyler de yapar. Ama kalem bu kadarını yazabiliyor. Ötesini yazamıyor.
* * *
Uhud sonunda Hz. Peygamber, şehitleri ve yaralıları dolaşır. Kendisi de yaralıdır. O gün çok ağlar. Hele Hz. Hamza’nın başındayken belki ilk kez hıçkırıkları yükseldi. Sadece Hz. Hamza’yı kaybedişine değil, tek başına kaplan avına çıkabilecek kadar yürekli olan bu insana yapılana tahammül edemez. Hatta orada yemin eder, ben de yetmiş kişiye misliyle karşılık vermeye müsaade edeceğim, diye. Ama hemen akabinde inen ayetler bu karşılığı yasaklar (İbni Sa’d, et-Tabakat 3, 5, 13, 14).
İnen ayetler, aşırı gitmeyi yasaklayan ayetlerdir (Neml, 126). Hz. Peygamber bundan dolayı sabretmiş, daha sonra kefaret ödemiştir (İbni Sa’d, et-Tabakat, el Kübra’e, 3, 5, 11). Aslında sadece bu olay Kuran-ı Kerim’in vahiy ürünü olduğunun en açık belgesidir. "Allah’ın Aslanı" olarak anılan Hz. Hamza ve benzerleri hakkında "Allah’ın yolunda öldürülenleri ölü sanmayın" (Ali İmran, 169) ayeti iner.
Aslında bu yazıda anlatacağım konu, bu ayrıntıdan sonraki satırlardır. Ama sanıyorum baştaki satırlar olmasaydı şimdi yazacaklarım tam anlaşılamayabilirdi. Hz. Hamza’nın katili olan "Vahşi", sonradan Müslüman olmak istediğini fakat "şirk yapanların, katillerin ve zinakárların" azaba uğrayacağı şeklindeki ayetlerden korktuğunu iletir. Vahşi’nin hakkında üç ayet arka arkaya iner (Belli bir zaman içinde).
Olay şöyle gelişir: Uhud harbinde Peygamber Efendimizin amcası Hz. Hamza’yı (RA) şehit eden Vahşi, Resulullah Efendimize, "Ben Müslüman olmak istiyorum. Ama Kuran’da ’Ve onlar ki Allah’ın beraberinde diğer bir ilaha dua etmezler, Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız katleylemezler ve zina yapmazlar. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarpar’ (Furkan, 6) ayeti beni İslam’dan men ediyor. Zira ben sayılan bu üç günahın hepsini yaptım. Benim için bir tövbe imkánı var mı?" diye Mekke’den bir mektup yazdı.
Bunun üzerine Furkan Suresi’nin, "Ve her kim tövbe edip de salih amel işlerse o muhakkak Allah’a makbul olarak döner" mealindeki 71. ayeti kerimesi nazil oldu. Peygamber Efendimiz (SAV) bu ayeti kerimeyi Vahşi’ye yazıp gönderdi.
Vahşi, "Bu ayette iyi amel yapma şartı var. Ben iyi işleri, amelleri belki yapamayabilirim. Başarılı olabilir miyim bilmiyorum" diye bir mektup daha yazdı.
Bunun üzerine, "Doğrusu, Allah kendine şirk koşulmasını mağfiret etmez, ondan berisini dilediğine mağfiret buyurur" (Nisa Suresi, ayet 4) mealindeki ayeti kerime nazil oldu. Peygamber Efendimiz, bu ayeti kerimeyi de Vahşi’ye yazdı.
Vahşi tekrar, "Bu ayeti kerimede de Allahu Teala dilediğine mağfiret eder şartı var. Allah (CC) beni bağışlamayı diler mi, dilemez mi bilmiyorum" diye yazınca, "Ey nefisleri üzerinde israfta bulunmuş kullarım! Allah’ın rahmetinden ye’se (ümitsizliğe) düşmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah günahların hepsini mağfiret eder. Muhakkak ki o çok gafur ve rahimdir" (Zümer Suresi, ayet 53) mealindeki ayeti kerime nazil oldu.
Resulullah Efendimiz, bu ayeti kerimeyi de Vahşi’ye bildirdi. Vahşi bu ayeti kerimede hiçbir şart bulamadı ve Medine-i Münevvere’ye gelip Müslüman oldu.
* * *
Hz. Hamza (RA) gibi bir insanı şehit eden bir köleye, insan olduğu için verilen değer. Bu kişi hakkında tam üç ayet iniyor ve Hz. Peygamber, Vahşi’ye engel olmuyor, olamıyor. Çünkü vahiy inince, aradan perdeler, aracılar ve talepler kalkar. Yüce Allah konuşur, emreder. Bu olaydan sonra Vahşi, bizim için Hz. Vahşi’dir. Sahabidir. Saygıyla anılır. İşte bu kadar, ötesi yok.
Bu olay insanlık için başlı başına bir ibret vesikasıdır.
SORALIM ÖĞRENELİM
Soru: Dualarım neden kabul olmuyor?
Cevap Aslında bütün dualar karşılık görür. Ama bire bir her istediğimiz olmayabilir. Olursa, evrenin dengesi bozulmaz mı? Düşünün, herkesin herkes hakkında duası veya bedduası kabul olsa dengeler nasıl değişir. Her şey altüst olur, çünkü kaderde her şey birbiriyle bağlantılıdır. Ama siz duanıza devam edin. Bilin ki, bu dualarınız belki bir şerre engel oluyor veya belki başka taleplerimizin kolaylaşmasına zemin hazırlıyordur. Yeter ki siz ümidinizi yitirmeden meşru şeyleri istemeye devam ediniz.
Soru: Epilasyon yaptırmak sakıncalı mı?
Cevap Bir kadının, vücudunun çeşitli yerlerinde çıkan kılları almak için kendisinin epilasyon uygulamasında bir sakınca yoktur.
Soru: Kabir başında Kuran-ı Kerim okunabilir mi?
Cevap Hz. Peygamber kabirlere ziyarette bulunmuş ve orada gömülü olanlara selam verip dua etmiştir. İmam Şafii, mezarın başında Kuran’dan ayetler okumanın müstehap olduğunu, Kuran’ın tamamının okunmasının ise daha güzel olduğunu ifade etmiştir.
Soru: İçinde etil alkol olan ilaç kullanılabilir mi?
Cevap İlaç elde etmek amacıyla bitkilerin etil alkol veya benzeri maddelerle fermantasyon (mayalama) yapılmasında, bu yolla kazanılmış ilacın kullanılmasında sakınca yok. Hürriyet Gazetesi 13 Mart 2009 tarihli nushasından alınmıştır.
|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
5/1/2009 - ALLAHIM SENİ ÇOK SEVİYORUM

Dedim: Çok yalnızım. Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186 Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim. Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
Dedim: Buda senin yardımını ister Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH' ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22 Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim. Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90
Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım? Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ ALLAH' ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH' ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104. Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı. Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3. Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım ? Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53. Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın ? Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ ALLAH' tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135. Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH' ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum. Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim. Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ 'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin. Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim? Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا Ey inananlar! ALLAH' ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.
KENDİ KENDİME DEDİM: ALLAH' IM SENİ ÇOK SEVİYORUM. alıntıdır
|
|
Yorum
(2) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
26/9/2008 - KADİR GECENİZ MÜBAREK OLSUN

Hikmetler...
KADİR GECESİNE RASTLAMIŞ OLAN BİR GECEYİ İHYA ETMEK...
Peygamber efendimiz "aleyhisselam", daha önceki ümmetlerden bin sene cihad eden insanları düşünüp, benim ümmetimin ömrü kısadır, az ibadet ederler diye düşününce, Allahü teâlâ, (Kadir gecesi senin ve ümmetinindir) buyurup Habibinin kalbini ferahlandırdı. Hem de Kadir gecesi her Ramazanda gelir.
Peygamber efendimize kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar olduğu bildirilince, kendi ümmetinin ömürlerini kısa buldu, uzun ömürlü olan diğerlerinin işledikleri salih amelleri işleyemezler diye düşününce. Allahü teâlâ, Ona bin aydan hayırlı olan Kadir gecesini ihsân etti. (İ. Mâlik)
Resulullah efendimiz, (Beni İsrâil peygamberlerinden 80 yıl Allahü teâlâya ibadet eden oldu) buyurunca, Eshâb-ı kirâm hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselam gelip; (Ya Resulullah, senin ümmetin bu peygamberlerin, 80 yıllık ibadetine şaşarlar. Allah sana ondan iyisini gönderdi) diyerek, (Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır) mealindeki âyeti okudu. (Tefsiri mugni)
Kadir gecesi hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kadir gecesinde, bir kere Kadir suresini okumak, başka zamanda Kur'an-ı kerimi hatim etmekten daha sevaptır. Kadir gecesinde bir tesbih (Sübhanallah), bir tahmid (Elhamdülillah), bir tehlil (Allahü ekber) söylemek yedi yüz bin tesbih, tahmid ve tehlilden kıymetlidir. Bu gece koyun sağımı müddeti kadar [az bir zaman] namaz kılmak, ibadet etmek, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirmekten daha kıymetlidir.) [Tefsiri Mugni]
(Kadir gecesinde Kadir suresini okuyan, Kur'an-ı kerimin dörtte birini okuma sevabına kavuşur.)
Ramazanı şerifin her gecesi Kadir suresini okuyan Kadir gecesinde okumuş olur. Kadir gecesinin günü de, gecesi gibi fazilette aynıdır.
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" buyurdu ki: (Allahü teâlâ altı şeyi altı şeyde gizledi. Rızasını taatte, gazabını günahlarda, İsm-i a'zamı Kur'an-ı kerimde, Evliyayı insanlar arasında, ölümü, ömür içinde, Kadir gecesini Ramazan-ı şerif içinde gizledi ve orta namazı beş vakit içinde gizledi.)
Mübarek vakitlerde, günâhlardan titizlikle uzak durmalı, tâatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zirâ Allahü teâlâ tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise; faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi azabının daha şiddetli olmasına ve Allahü teâlânın, ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur. (Mev'ize-i hasene)
İmam-ı a'zam hazretleri, Kadir gecesinin, Ramazanın 27. gecesine çok isabet ettiğini bildirmiştir. (Kadir gecesine rastlamış olan bir geceyi ihya eden, kadir gecesini ihya etmiş gibi sevap kazanır) hadis-i şerifini düşünerek sık sık vâki olan 27. gece ihya edilirse, o gece Kadir gecesi olmasa bile, büyük sevaba kavuşulur.
Ramazanın her gecesini Kadir gecesi bilerek hareket edilirse Kadir gecesine rastlanmış olur. Her gün en az şunlar yapılmalı:
1- Yatsı namazında Zammı sure olarak Kadir suresini okumalı. 2- Kadir gecesi okunacak duayı okumalı. 3- Bir iki sayfa Kur'an-ı kerim okumalı. 4- İlmihalden bir iki sayfa okumalı. 5- Az da olsa sadaka vermeli, kaza namazları kılmalıdır. 6- Gece seher vakti, iki rekat namaz kılıp, Silsile-i aliyyeyi okuyarak, o âlimlerin hürmetine dua etmelidir. [Silsile-i aliyye, Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye'de ve Faideli Bilgiler kitabında yazılıdır.] 7- Gündüzü de gecesi gibi kıymetli olduğu için gündüzleri de değerlendirmelidir.
|
|
Yorum
(6) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
26/5/2008 - İDAM MAHKUMUNUN 2 REKAT NAMAZI (DEVAM)

|
Bedr'de babası, kocası kardeşi ölmüş kırk kişi, mızraklarla darağacındaki garip ve mazlum müslümana saldırdılar. Mızraklar, insafsızca inip kalkarken hazreti Habib'in yüzü kıbleye döndü. Sanki görünmez eller, düşmana rağmen O'nu kıbleye çevirmişti. Mübarek sahabi, kan-revan içinde iken bile şükrünü dile getiriyor:
-Elhamdülillah ki Rabbim, yüzümü kendisi, Peygamberi ve mü'minler için seçtiği Kâbeye döndürdü.
Bir mızrak, aziz insanın göğsünden girip sırtından çıktı...bir kelime-i şahadet Ten'im ufuklarını çınlattı.
Safvan bin Ümeyye'nin kölesi Tetaş idam ipini çekti...bir müslüman ilk defa darağacında can veriyordu: Habib bin Adî radıyallahü teâlâ anh.
Bu sırada Medine'de eshabıyla birlikte olan Sevgili Peygamberimiz'i bir ân için uyku benzeri bir hâl kapladı; tıpkı vahiy geldiği zamanlardaki gibi. Başlarını kaldırdılar ve:
-Ve aleyhisselâm, dediler.
Eshab merak edince buyurdular ki:
-Cebrail geldi; müşrikler, Habib bin Adî'yi öldürmüşler. Bana selâmını ve ölüm haberini getirdi. Ben de "O'nun üzerine de olsun" diyerek selâmını aldım.
Müşrikler, aziz şehid Habib bin Adî'nin cesedini öylece ipte asılı bırakarak dağılıp gittiler...
Haber, her tarafta işitilsin istiyorlardı. Böylece bu hareketle akıllarınca müşriklere cesaret; müslümanlara da gözdağı vereceklerdi.
Günler geçmesine rağmen Hazreti Habib'in hâlâ idam sehbasında sallanıp durduğu haberi Medine'ye gelince ince kalbli merhametli Peygamber, çok üzüldüler ve eshabına buyurdular ki:
-Kim, Habib'in cesedini darağacından indirirse cennet onun nasibi olur.
Bu gayrı insani hareket, bütün Peygamber dostlarını incitmişti. Bu bakımdan Efendimizin arzusu onları ferahlandıran bir emir oldu. Zübeyr bin Avvam ve Mikdat bin Esved, bu canavarlığa son verme işini üzerlerine aldılar. Ve gündüz saklanıp gece yürümek sureti ile Te'nim'e geldiler. Ne var ki zâlimler, darağacının çevresine bekçiler koymuşlardı. İki sahabi, geldikleri günün gece yarısına kadar bir yerde gizlenerek bekçileri gözetlediler. Onların tahmin ettikleri gibi uykuya mağlup olmaları üzerine de mübarek cesedi sür'atle darağacından alarak atlarına yüklediler ve yine sür'atle oradan uzaklaştılar. Habib bin Adî, idamının üzerinden kırk gün geçmiş olmasına rağmen sanki yeni şehid edilmiş gibiydi. Hâlâ yaralarından gül kırmızısı bir kan sızıp duruyordu.
Sabah olduğunda kâfirler, cesedin sehbadan alınmış olduğunu görünce takipçiler çıkardılar. Yıldırım gibi at koşturan kalabalık sayıdaki müşrik, ertesi gün öğleden sonra Zübeyr bin Avvam ile Mikdat bin Esved'e yetiştiler.
Zübeyr radıyallahü anh, şehidin cesedini attan alıp yere koydu...düşman karşısında rahat hareket edebilmesi lazımdı. Fakat O'nun cesedi yere koyduğu ân müthiş bir şey oldu. Herkesin gözü önünde cereyan eden hadise, görenleri iliklerine kadar ürpertti. Olan şuydu: Hazreti Zübeyr'in mübarek cesedi yere koyduğu ân toprak, O'nu hemen içine aldı. Sanki yer hasretle yarılmış ve nicedir özlediği şehidi kalbine gömmüştü.
Zübeyr, kendisini ve arkadaşı Mikdat'ı Kureyş kâfirlerine aile mensuplarını sayarak tanıttı ve:
-İsterseniz karşılıklı ok atalım, isterseniz herkes kendi yoluna gitsin, dedi.
O kalabalık insanlar, iki mücahide ilişmeden uzaklaşıp gittiler.
- Devamı var - | |
|
|
|
Yorum
(5) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
9/5/2008 - İDAM MAHKUMUNUN 2 REK'AT NAMAZI

|
....Şanlı Eshab'dan Abdullah bin Üneys radıyallahü anh, müşriklerden Halid bin Süfyan'ı öldürünce; Halid'in kabilesi Lıhyanoğulları, kan davası peşine düştüler ve bu ihtirasla kendilerine destek bulmak için Adal ve Elkare kabilelerine gittiler. Lıhyanoğulları, bu iki kabileden birkaç kişilik bir heyetin Medine'ye giderek Ebül Kasım'ın yani Sevgili Peygamberimizin huzuruna çıkmasını istiyorlardı.
...plan şuydu: Hey'et, Kâinatın Efendisi'nden şu istekte bulunacaktı:
-Ey Allah'ın Resûlü! Kabilemizde mü'minler vardır. Ancak onlar İslâmiyeti bilmiyorlar. Bize eshabdan bir-kaç kişi insan gönder ki Kur'an-ı Kerim ve fıkıh öğrenelim.
...müslümanlar, şüphe edebilir endişesi ile doğrudan kendileri Medine'ye vararak bu isteği dile getiremiyeceklerdi. Bu sebeple ve daha inandırıcı olsun; hiç bir başka düşünce uyanmasın diye üstelik iki ayrı kabileden kişiler gitsinler istiyorlardı. Lıhyanoğulları diyordu ki:
-Bize gönderilecek müslümanlardan bazısını Halid bin Süfyan'a karşılık öldürür; diğerlerini ise Mekke'ye götürerek satarız. Böylece biz intikamımızı aldığımız gibi Kureyş de satın aldığı müslümanları Bedr'deki kayıplarına karşılık katledebilirler.
Lıhyanoğulları, gözleri parlayarak sözlerine devam ediyorlardı:
-Kureyşliler için Bedr'de akrabalarını öldürenleri işkencelerle katletmekten daha zevkli hiç birşey tasavvur edilemez.
Adal ve Elkare kabilelerinden Medine'ye gidecekler tesbit edildi.
Bunların başına kimin geçmesi sözkonusu olduğunda, içinde sinsi arzular büyüten Süfyan bin Halid, büyük bir istekle buna talip oldu. Zira, Süfyan, kocası ile oğlunu Uhud'da kaybeden Talha ibni Ebi Talha'nın karısı Sülafe'nin bunları öldüren Âsım bin Sabit'in başı için yüz kızıl tüylü deve vereceğini vaadettiğini öğrenmişti.
Süfyan, Mekke'de bir yolunu bularak Sülafe ile görüşmüş ve vaadini bizzat kendisine doğrulatmıştı.
...artık rüyasında kızıl tüylü develer gören ve, yüreği mal hırsı ile kavrulan Süfyan bin Halid, Adal ve Elkare'den seçilen yedi sahtekârla beraber Peygamber aleyhisselâma gittiler. Rollerini güzel ezberlemişlerdi ve iyi oynamaya hazırdılar. Çünkü bu iman düşmanlarına da kızıl tüylü develerden pay verileceği kulaklarına fısıldanmıştı.
Bu sırada Büyük Peygamber de müşriklerin Medine üzerine gelmek hususunda herhangi bir hazırlıkları olup olmadığını sorup-öğrenmek için sahabilerden birkaç kişiyi gizli haber alma elemanı olarak Mekke'ye göndermeyi düşünüyordu.
Medine'ye gelen müşrik davetçileri, doğrudan Âsım radıyallahü anh'ın babası Sabit'in evine misafir oldular. Hazreti Âsım'a gayet mültefit davranarak O'nu yanlarında götürmeyi çok istediklerini söylüyorlar.
...daha sonra Sevgili Peygamberimiz'in sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, yüksek huzuruna kabul edildiler. Davetçiler, bütün şeytani hünerlerini takınmışlardı. En inandırıcı halleri ile konuşuyorlardı:
-Yâ Resûlallah! Bizden çok kimse müslüman oldu. Ancak ne Kur'an-ı Kerim okumayı biliyoruz; ne de şeriat'den haberimiz var. Bunları öğretecek insanlara muhtacız. Bu sebeple bize dinimizi öğretecek kimseler göndermeni istemek için buraya kadar geldik.
Peygamberler Peygamberi, hemen cevap vermediler...bu davet, göndermeyi düşündükleri istihbarat elemanları için de iyi bir fırsat olabilir; giden mü'minler, değerli bilgilerle dönebilirlerdi.
İlahî bir işaret de bekliyor olabilirlerdi. Bu sebeple yalancılar, daha bir kaç gün Âsım bin Sabit'lerde misafir kaldılar. Mübarek sahabi, nereden bilsin ki ekmek yedirdiği bu insanlar, O'nun canına susamışlar. Nihayet Peygamberimizden izin çıktı. Bu iş için eshabından on kişiyi vazifelendirdiler...bunların yedisi tanınmış simalardı: Âsım bin Sabit, Mürsed bin Ebi Mürsed, Habib bin Adi, Zeyd bin Desinne, Abdullah bin Tarık, Halid bin Ebu Bekr, Mus'ab bin Abdullah. Emirleri, Efendimiz'in kararları ile Âsım bin Sabit hazretleri oldu.
- Devamı var - | |
|
|
|
Yorum
(0) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
4/5/2008 - İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİ

| İMÂM-I RABBÂNÎ HAZRETLERİ | |
|
|
|
“Edebi gözetmek, zikrden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk'a kavuşamaz.”
“Ehlin gönlü için (âilenin gönlünü almak için) günah işlemek ahmaklıktır.”
“Farzı bırakıp, nâfile ibâdetleri yapmak boşuna vakit geçirmektir.”
“Gınâ sâhiplerinin yâni zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lâzımdır.”
“İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.”
“Kalbin tasviyesi (temizlenmesi); İslâmiyete uymakla, sünnetlere yapışmakla, bid'atlerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur. Zikr ve rehberi, doğru yolu gösteren âlimi sevmek bunu kolaylaştırır.”
“Kalbin birçok şeyleri sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefsdir.”
“Kâfirlere kıymet vermek, müslümanlığı aşağılamak olur.”
“Kelime-i tevhîd; putlara ibâdeti bırakıp, Hak teâlâya ibâdet etmek demektir.”
“Küfür, nefs-i emmârenin isteklerinden hâsıl olur.”
“Malı zarardan korumanın ilâcı, zekât vermektir.”
“Mübahları gelişi güzel kullanan, şüpheli şeyleri yapmağa başlar. Şüphelileri yapmak da harama yol açar.”
“Büyükleri sevmek, saâdetin sermâyesidir. Muhabbete müdâhane, gevşeklik sığmaz.”
“Nefs bir kötülük deposudur. Kendini iyi sanarak Cehl-i mürekkeb olmuştur.”
“Nefse, günahlardan kaçmak, ibâdet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.”
“Razzâk olan Hak teâlâ, rızıklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.”
“Seâdet, ömrü uzun ve ibâdeti çok olanındır.”
“Seâdet-i ebediyyeye kavuşmak, peygamberlere uymağa bağlıdır.”
“Sohbeti ganîmet bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü, bütün üstünlüklerin ve kemâllerin üstüdür.”
“Sünnet ile bid'at birbirinin zıddıdır. Birini yapınca öteki yok olur.”
“Zâhid, dünyâya gönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır.”
“Zekât niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevapdır.”
“Sâlih ameller İslâmın beş şartıdır. Sâlih amelleri yapmadan kalb selâmette olmaz.”
“Cennet ile Cehennem'den başka ebedî bir yer yoktur. Cennet'e girmek için îmân ve dînin emirlerine uymak lâzımdır.”
“Dünyâyı maksad edinmemeli. Dünyâ, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünyâ ve âhiret bir arada olmaz. Dünyâya düşkün olmak, günahların başıdır. Dünyâya düşkün olanlar âhirette zarar görür. Dünyâya düşkün olmamanın ilâcı, İslâmiyete uymaktır. Bu zamanda dünyâyı terk etmek çok zordur. Dünyâyı terk lâzımdır. Hakîkaten terk edemeyen, hükmen terk etmelidir ki, âhirette kurtulabilsin. Hükmen terk etmek de büyük nîmettir. Bu da, yemekte, içmekte, giyinmekte, meskende, dînin hudûdundan dışarıya taşmamakla olur. Dünyâyı terk etmek iki türlüdür; birincisi, mübahların, zarûret mikdârından fazlasını terktir. Bu çok iyidir. İkincisi, haramları ve şüphelileri terkedip yalnız mübahları kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.” “Tesbih okumak (sübhânellah demek), tövbenin anahtarı ve hattâ özüdür.”
“Vakit çok kıymetlidir. Kıymetli şeyler için kullanmak lâzımdır.”
“İşlerin en kıymetlisi sâhibine hizmet etmektir. Yâni Allahü teâlâya ibâdet ve tâat etmektir.”
“Gençlik zamânında dînin emirlerine uymak, dünyâ ve âhiret nîmetlerinin en üstünüdür.”
“Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyâmet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun! | |
|
|
|
|
|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
28/4/2008 - Anlarsın yegane dostun ALLAH c.c oldugunu..

Bir garip duygu esir alır ruhunu.... Bilmedigin hüzünler misafir olur... Herşey üstüne üstüne gelir... Ağlamak istersin ağlıyamazsın!!
Ağlasan belki feraha ereceksin ama Hıçkırıklar düyümlenir kalır... Bir dost dersin Halini anlıyabilecek....
Derdine derman olacak bir dost Ve o dost içi düşersin yollara.. Yürüsün uzun uzun.... Bir çölün ortasında bulursun kendin..! Bir ağaç dersin... Güneşin sıcagından korunabilmek için Bir yudum su..
Yüregimi serinletebilmek için Bakınır durursun! Göremezsin birşey... Heba olmuşlarını anlarsın.... Bir ses işte dersin.. Seçmiş oldugun sahte dostluklar...
Seni yarı yolda bıraktılar Yalan olan dünyanın nasılda aldatıcı oldugunu anladınmı?? O an düyümlenen tüm hıçkırıklar Akar durmaksızın gözlerden... Taki huzura erene kadar...
Anlarsın yegane dostun ALLAH c.c oldugunu.. Tüm yüreginle yaşar ve hissedersin... O an sesiz ve kuru olan çöl... Senin için bir CENNETE bahcesine dönüşür.....
|
Siz Allah'a tapıyoruz, diyorsunuz; ama yaptığınızı Allah için değil para için, altın için yapıyorsunuz. Öyleyse siz paraya tapıyorsunuz. Sizin taptığınız da benim ayağımın altındadır."
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden ve "Şeyh–i Ekber" diye meşhûr olan Muhyiddin İbn Arabî, bir tepeye çıkar ve ayağını yere vurarak "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır." diye bağırmaya başlar. Tabiî orada bulunanlar bu sözün ne mânaya geldiğini anlayamazlar. Kelâmın zâhirine bakarak, bu sözün küfrü gerektiren bir söz olduğunu zannederler. Zamanın ulemâsı da "Nahnu nahkumu bi'z–zâhir" (Anlamı: Biz zahire göre hükmederiz) kaidesince bu sözün zâhirine bakarlar ve Muhyiddin İbn Arabî'nin küfrüne kâil olurlar. Yani "Bizim taptığımız Allah'tır. Muhyiddin Arabî de "Sizin taptığınız ayağımın altındadır." dediğine göre hâşâ "İlâhınız ayağımın altındadır" demiştir." diye değerlendirirler. İdam edilmesine karar verilir. Şam halkı, onun hakkında verilen bu hükmün etkisinde kaldıklarından ve onun mânevî büyüklüğünü anlayamadıklarından dolayı kabrinin bile yerinin belli olmaması için kimsenin bilmediği bir yere defnederler. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, daha sağlığındayken Şam halkının kendisini anlayamadığını ve ziyaret edilmemesi için kabrini gizleyeceklerini anlar. Kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan pek çok şeyi keşif ve keramet yoluyla haber verdiği gibi, her ne kadar gizleseler de bir gün kabrinin meydana çıkarılacağını "Şeceret–ün–Nu'mâniyye fî Devleti'l–Usmâniyye" isimli eserinde şu meşhur sözleriyle haber verir: "İzâ dahale's–sîn ile'ş–şın zahara kabru Muhyiddîn." (Anlamı: "Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.) Gerçekten de onun kabrini herkesten gizlerler. Kabrini pek bilen olmadığından dolayı ziyaret etmek isteyenler de maalesef ziyaret edemezler. Osmanlı sultanlarından evliyaullahı çok seven, "Padişahı âlem olmak bir kuru dâvâ imiş, Bir mürşide bende olmak her şeyden âlâ imiş" buyurarak bir mürşide uymanın ehemmiyetini ve Allah dostlarının kıymetini en güzel biçimde ifade eden Yavuz Sultan Selim Han, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nden takriben üç asır sonra Şam'ı fethederek Osmanlı topraklarına dâhil etti. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin kabr–i şerifinin nerede olduğunu sorar. Evvelce bazı bilenler varsa da, onlar da çoktan vefat etmişlerdir. Yaşayanlardan hiç kimse kabrinin yerini bilmemektedir. Sultan Selim Han, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Şeceret–ün–Nu'mâniyye fî Devleti'l–Usmâniyye" isimli eserinde geçen "Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar." sözüne binaen ısrarla Onun kabrini sorup soruşturur. Kabrin bulunması için araştırılmasını emir buyurur. En ufak bir ize veya bir işaret rastlansa hemen bakılıp araştırılacaktır. Nihayet dağda koyun sürülerini otlatmakta olan bir çoban şöyle bir haber getirir. "Onun kabrinin nerede olduğunu bilmiyorum; lakin dikkatimi çeken bir hususu sizlere haber vermek istedim. Devamlı koyunlarımı otlattığım merada bir yer var ki, sürüde bulunan o kadar hayvandan hiçbirisi ne oradan ot yiyor, ne de oraya ayak basıyorlar. Oranın otları her sene baharda kendi hâlinde büyüyor ve zamanı gelince de kuruyup gidiyor." Çobanın verdiği bu haber üzerine Sultan Selim Han derhal orayı kazdırır. Bir de bakarlar ki, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin mübarek nâşı, sanki daha yeni defnedilmiş gibi taptaze, pırıl pırıl, hiç çürümeden olduğu gibi duruyor. Sultan Selim Han hemen o büyük velinin nâşını çıkarttırıp, orayı temizlettirir, kabrin üzerine de güzel bir türbe yaptırır. O mübareği tekrar oraya defnettirir. Bu türbenin yanına da bir cami ve imâret yaptırır, orayı herkesin ziyaretine açar. Böylece Muhyiddin İbn Arabî'nin asırlar öncesinden verdiği haber gerçekleşmiş "Sin" "Şın"a girince Kabri meydana çıkmıştır. Böylece "Sin" den maksadın Sultan Selim, "Şın"dan maksadın da Şam olduğu anlaşılır. Tabiî asırlar önce vefat etmiş bir zatın cesedinin çürümemesi, olduğu gibi taptaze kalması hiç şüphesiz onun büyük bir velî ve Allah dostlarından olduğuna delalet etmektedir. Peki, böylesine büyük bir Allah dostunun "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır" diyerek, bu sözüyle (hâşâ) Allah'ı kastetmesi mümkün müdür? Bu imkânsız olduğundan, elbette onun bu sözünü tevil etmek ve bu sözde bir hikmet aramak gerekirdi. Sultan Selim işte bu meseleyi de açığa çıkarmak için, Muhyiddin İbn Arabî'nin bu sözü nerede söylediğini araştırır. Nihayet orayı da buldurur ve kazmalarını emreder. İbn Arabî'nin ayağını vurduğu yeri kazmaya başlarlar… Bütün şehir halkı toplanmış merakla ne olacağına ve oradan ne çıkacağına bakmaktadır. Kazı çalışması tamamlanınca bir de baktılar ki, kazılan yerden içi çil çil altın dolu bir küp bulunuyor. Böylece bu meselede anlaşılmış olur. Demek ki Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Şam'da kalbi para sevgisiyle dolu, yaptıkları her işi ve ameli Allah için değil, sırf menfaat ve çıkar için yapanlara, "Siz Allah'a tapıyoruz, diyorsunuz; ama yaptığınızı Allah için değil para için, altın için yapıyorsunuz. Öyleyse siz paraya tapıyorsunuz. Sizin taptığınız da benim ayağımın altındadır." buyurarak hem onlara vaaz etmiş, hem de hazinenin yerini işaret etmiş olmaktadır. Fakat o gün maalesef onu anlayamamışlardır. "Şeyh–i Ekber" Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin kabri Şam'da olup sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.
Kürt Olarak Akşamladım, Arap Olarak Sabahladım Gayet meşhur bir söz olan "Kürt olarak akşamladım, Arap olarak sabahladım" sözünün niçin söylendiği ile alâkalı olarak şöyle bir kıssa nakledilir: Ebû Abdullah el–Müştehir Hazretleri, aslen Şirazlı bir Kürt ailedendir. Şöhreti her tarafa yayılmış olan büyük bir âlimdir. Sahip olduğu bu ilmini, medreselerde hocalardan okuyarak, rahlelerde dirsek çürüterek elde etmemiş; ilim ehline olan büyük hürmeti ve ilim sahibi olma konusundaki fevkalade arzusu sebebiyle kendisine Allah tarafından ilm–i ledün olarak ihsan edilmiştir. Ebû Abdullah el–Müştehir Hazretleri çok arzu etmesine rağmen maalesef okuyamamıştı; ama ilim ehlini çok seviyordu. Fırsat buldukça onların ders halkalarına katılır, onları dinler, gerekirse bazı meseleleri onlara sorar ve onlarla hemhâl olurdu. Yine bir gün Şiraz medreselerinden birine geldi. O sıralar henüz kendisine Allah tarafından ilm–i ledün bahşedilmemişti. Her zamanki gibi medresede talebeler ilim mevzuunda konuşmalar yapıyorlardı. Bazı hususlarda ise hararetli münazaralar vuku buluyordu. Talebelerin ilim öğrenmek için böylesine gayret sarf etmeleri, birbirlerine karşı âdeta kıran kırana deliller öne sürmeleri onun çok hoşuna gidiyordu. Onların bu münazaralarına iştirak etmek için birden mevzuya girdi ve o da bir mesele sordu. Lâkin sorduğu sorunun ne tartışılan meseleyle alâkası vardı, ne de bir soru değeri taşıyordu. Tabiî gayet saf bir temenniyle aniden münazaranın ortasına dalınca, birden kısa bir sessizlik oldu ve ardından da gülüşmeler geldi... Tabiî hemen yaptığı hatanın farkına vardı; çok mahcup oldu ve: "Ben de sizin gibi ilim sahibi olmak istiyorum. Ne olur bana bir yol gösterin!" dedi. Öylesine saf ve temiz bir kalple rica ediyordu ki, verilen tavsiyeye uyduğu takdirde bir gecede âlim olacağından şüphe etmiyordu. Bunun üzerine ona şaka yollu şöyle bir tavsiyede bulundular. "Madem âlim olmak istiyorsun, öyleyse bu gece evinin tavanına bir ip bağla. Ayağını da bu ipe sıkıca bağlayıp, kendini baş aşağı sallandır ve her sallanışta "Aslan yelesi" de. Böylece ilim kapıları sana bir gecede açılır." dediler. Tabiî o, talebelerin kendisine şaka yapmış olabileceklerini hiç aklına bile getirmez. Bu sözü ciddiye alarak doğruca eve gider. Onların dedikleri gibi, evin tavanına bir ip bağlayıp, ayaklarını da bir ucuna bağlar ve baş aşağı sallanmaya başlar. Her sallanışta onların tarif ettiği şeyi söyler. Daralır, zorlanır; ama vazgeçmez. Sabaha kadar buna devam eder. Hüsnüniyet ve sıdk–u sadakatle sırf âlim olabilmek için sabaha kadar bu sıkıntıya katlanması Mevlâ Teâlâ'nın hoşuna gider. Seher vakti olduğunda bütün ilim kapılarını ona açar. Artık zâhir ve bâtın pek çok ilim ona malûm olmuştu. Bu olayın ardından hemen o sabahtan itibaren, Şiraz camilerinin kürsülerinde vaaz etmeye başlar. İlk vaazını şu kelâmla açar: "Emseytü kürdiyyen fe asbahtu arabiyyen" (Anlamı: Kürt olarak akşamladım, Arap olarak sabahladım.) Artık bundan böyle birçok âlim, halletmekte güçlük çektiği meseleyi ona sorar oldu. Mevlâ Teâlâ'nın kendisine ilm–i ledün bahşetmesiyle zâhir ve bâtın bütün ilimlerin hâmili olan Ebû Abdullah Hazretleri, aynı zamanda yaşadığı asrın mânevî önderlerinden olur. |
|
|
|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
|
|