Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
GÜLAY SULTAN HUZUR VE İSLAM MEKANI - Blogcu




GÜLAY SULTAN HUZUR VE İSLAM MEKANI

31/10/2009 - Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…‏

Kategori: makale

Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün bir tohum ektim, bolluk ve bereketin kaynağı olan toprağın bağrına, öyle bir tohum ki, mizacında rahmet var, ilahi dokunuş var, derinliklerinde sakladığı nice sırlar var, keşfedilmeyi bekleyen… İşte ben bugün bu tohumu vatanına kavuşturdum, filizlensin, boy versin, yeşersin, erdem çiçeklerinin kokusunu salsın kâinata, mutluluğu ve huzuru yaysın dallarıyla dört bir yana, yeşilliği ferahlık olsun, nefes almayı unutmaya yüz tutmuş solgun simalara… Toprağın karakterine bakmadan attım bu tohumu ki, bir atıldığı topraktan, bin olarak çıksın ve tohumun bereketi beni Hakkın kapılarına getirsin…

Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün bir mum yaktım, karanlıkları aydınlatmak adına. Yolunu kimse kaybetmesin diye, ışığa hasret yüreklerin hanelerine mutluluk eşiklerinden süzülüp aydınlığı getireyim diye. Güzellikler kuytularda kaybolmasın diye. Umutlarını sessizlik deryalarında yankılandıranların ve şafakları hiç ağarmayanların, gecelerini güne eş değer kılayım diye. Onlarında ışıkla hasbi haline vesile olayım diye bugün bir mum yaktım. Ve belki de bu mumum aydınlığıyla karanlık olacak olan yollarımda ışığa kavuşacak, aydınlanmalarına vesile olduğum ışık erlerinin dualarıyla hiç sönmeyecek bir kandilim olacak…

Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…
Ben bugün gökkuşağına bir renk kattım. Kırmızı sevgiyi, Turuncu neşeyi, Sarı beklentiyi, Yeşil uyumu, Mavi huzuru, Lacivert seziyi ve mor ruh sağlığını simgelerken, ben umudun beyazını ekledim semadan gönüllere ulaşan sevgi köprüsüne… Bilmeli ki bir gönül, bir yüreği ayakta tutandır dirhem de olsa umut. Umutla bekleyenlerin ufukları hep bembeyazdır, başka renkleri, umduğu gelip elinden tutunca kadar yaşamına katmaz bir yürek… Şimdi ben o beyazın taliplisiyim, bir gönlün umudu olmalıyım ki, umudu olmayanları kapısında istemeyen Rabbimin karşına umutla çıkabileyim…
Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün ummandan bir damla suyu alıp, kurak topraklara getirdim. Avuçlarıma ve suyun azlığına aldırmadım. Çünkü biliyordum ki o toprağın bir karesi bile ıslansa geriside suya kanmış gibi olur. O ki, hiç olmazsa damlanın düştüğü yer ferahlayıp, bir damlalıkta olsa avuçlarımla getirdiğime dua olur. O dua ki, ebediyete getirir seni… Toprak serinler, bağrından buketler sunar hiç solmayan ve fanilikle son bulmayan buketler… Rabbim o rahmet ummanından bir damlada yüreğimize akıtsın, kurumuş topraklara bin bir zorlukla getirilen suların hürmetine, Rabbimde katından en güzel af demetlerini sunsun bu çiçeklerin yeşermesine vesile olanların kutsi gönüllerine…

Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün bekleyen garip bir yüreğin yörüngesi oldum. Kâh çaresizlik buzullarını eriten, çare güneşi... Kâh sıcaktan kavrulmuş umutsuzluk çöllerinin, umut vahaları. Kimi zaman hasret yağmurlarında ıslananların, vuslat sancağı. Kimi zamanda hazanda olana baharı kucaklayıp sunanı… Sahillerde yolları gözleyenlerin, küçük şişeler içinde de olsa beklediğini yollayanı... Bunları yapmalı ki bir yürek, beklediğini bulsun, O(c.c), umut ettiğini gariplik deryasında bekleyen yüreğine sunsun…

Eğer bir tohum atmışsan toprağa ve tohumun bereketi senden sonrakilere de ulaştırmışsan…
Karanlıkta kimsenin kalmaması için bir mum yakıp, etrafını aydınlatmışsan…
Bir gökkuşağına umudun beyazını katıp seni bekleyenlerin gönlüne varabilmişsen…
Kurak bir toprağa bir damlada olsa suyu getirip aç olan toprağı ferahlatmışsan…
Her şeyi senin yörüngende olan bir yüreğin yükünü taşımışsan…

Bil ki, bugün Allah için bir şey yaptın…
Seni tanımasa da, sen onu tanımasan da yüreğine yakınlardan ve uzaklardan nice dualar ulaştırdın.
Ebediyetini belki de hiç ummadığın bu küçücük damlalarla rahmet deryalarına kavuşturdun.
Ellerinle verdiklerin seni Hakkın rızasıyla buluşturdu.



İlknur Doğanay

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/10/2009 - Müslümanda vesvese olur

Kategori: makale

Kalbine imanla ilgili vesvese gelen, ileride büyük makamlara layık kişidir. İbadetleri yapıp, ilmihal bilgilerini öğrenmeye çalışan kimseye, Allah’ı, ahireti inkâr gibi düşünceler gelmesi, onun imansız değil, imanlı olduğunu gösterir. Meyveli ağaç taşlandığı, hırsız mücevher olan eve girmeye çalıştığı gibi, şeytan da imanlı olanlara saldırır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

İmanla ilgili kötü vesveselerin gelmesine sebep, imanın kâmil olmasıdır; çünkü hadis-i şerifte (Böyle vesveseler, imanın olgun olmasındandır) buyuruldu.

Peygamber efendimiz Kâbe’deyken, Müslümanların yanı sıra bir de Yahudi geldi. O zamanlar Kâbe’ye Yahudilerle müşrikler de geliyorlardı. Müslümanın biri Peygamber efendimize, (Ya ResulAllah, şeytan bana namazda çok vesvese veriyor, ne yapmam gerekir?) diye sordu. Yahudi hemen atılıp, (Bizim dinimizde vesvese yok, şeytan bize vesvese vermiyor) dedi. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, (Ya Ali, bunun cevabını sen ver!) buyurdu. Hazret-i Ali, (Ya ResulAllah, boş eve hırsız girmez) dedi.

Böyle vesveseler birçok kimsede olabilir. İmanım gitti diye şüpheye düşmemeli, böyle düşüncelere önem vermemeli, her zaman Allahü teâlâyı anmaya çalışmalıdır! Peygamber efendimiz, (Şeytan vesvese verir. Allah’ın ismi zikredilince, söylenince kaçar. Söylenmezse, vesveselerine devam eder) buyuruyor.

Vesvese ilimle, dua ve zikirle azalıp yok olur. Bunun için, bilhassa günaha meyledildiği zaman, hemen Allahü teâlâyı anmalı, istiğfar, salevat ve dua okuyarak şeytanı uzaklaştırmaya çalışmalı.

Ayrıca, bir meşguliyet bulmalı, boş oturmamalı. Boş oturanları Allahü teâlâ sevmez. Bir kimse boş oturursa ona şeytan musallat olur. Çalışmayıp boş gezenler zengin olsalar bile, bunların arkadaşları şeytan, kalbleri de şeytanın konağı olur. Çalışmak ibadettir. Çalışan Allah’ın dostudur. Onun dostu olmak, rızasını kazanmak için boş durmamalı. Bir gün, Peygamber efendimiz bir yerden geçerken, boş duran birisine selam vermedi. Dönünce aynı kimseye selam verdi. Eshab-ı kiram, bunun hikmetini sorunca buyurdu ki:

(Giderken hiçbir iş yapmıyordu. Boş duranı Allah sevmez. Allah’ın sevmediğine selam vermedim. Dönünce ise, bir çöple yeri karıştırmak suretiyle de olsa, bir şeyler yapıyordu. Onun için selam verdim.)

Şeytan müminin kalbine giremez. Ancak pencereden vesvese verir. Mümin, kalbinden ruh âlemine pencere açılmış bir kimsedir. İnanmak ve istifade etmek için feyz penceresi açılır. Kâfirin ruh âlemine açılan penceresi kapalıdır
.

Audici

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/4/2008 - Anlarsın yegane dostun ALLAH c.c oldugunu..

Kategori: makale

Bir garip duygu esir alır ruhunu....
Bilmedigin hüzünler misafir olur...
Herşey üstüne üstüne gelir...
Ağlamak istersin ağlıyamazsın!!


Ağlasan belki feraha ereceksin ama
Hıçkırıklar düyümlenir kalır...
Bir dost dersin
Halini anlıyabilecek....


Derdine derman olacak bir dost
Ve o dost içi düşersin yollara..
Yürüsün uzun uzun....
Bir çölün ortasında bulursun kendin..!
Bir ağaç dersin...
Güneşin sıcagından korunabilmek için
Bir yudum su..


Yüregimi serinletebilmek için
Bakınır durursun!
Göremezsin birşey...
Heba olmuşlarını anlarsın....
Bir ses işte dersin..
Seçmiş oldugun sahte dostluklar...


Seni yarı yolda bıraktılar
Yalan olan dünyanın nasılda aldatıcı oldugunu anladınmı??
O an düyümlenen tüm hıçkırıklar
Akar durmaksızın gözlerden...
Taki huzura erene kadar...


Anlarsın yegane dostun ALLAH c.c oldugunu..
Tüm yüreginle yaşar ve hissedersin...
O an sesiz ve kuru olan çöl...
Senin için bir CENNETE bahcesine dönüşür
.....

Siz Allah'a tapıyoruz, diyorsunuz; ama yaptığınızı Allah için
değil para için, altın için yapıyorsunuz. Öyleyse siz paraya
tapıyorsunuz. Sizin taptığınız da benim ayağımın altındadır."


On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden ve "Şeyh–i Ekber" diye meşhûr olan Muhyiddin İbn Arabî, bir tepeye çıkar ve ayağını yere vurarak "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır." diye bağırmaya başlar. Tabiî orada bulunanlar bu sözün ne mânaya geldiğini anlayamazlar. Kelâmın zâhirine bakarak, bu sözün küfrü gerektiren bir söz olduğunu zannederler.
Zamanın ulemâsı da "Nahnu nahkumu bi'z–zâhir" (Anlamı: Biz zahire göre hükmederiz) kaidesince bu sözün zâhirine bakarlar ve Muhyiddin İbn Arabî'nin küfrüne kâil olurlar. Yani "Bizim taptığımız Allah'tır. Muhyiddin Arabî de "Sizin taptığınız ayağımın altındadır." dediğine göre hâşâ "İlâhınız ayağımın altındadır" demiştir." diye değerlendirirler. İdam edilmesine karar verilir.
Şam halkı, onun hakkında verilen bu hükmün etkisinde kaldıklarından ve onun mânevî büyüklüğünü anlayamadıklarından dolayı kabrinin bile yerinin belli olmaması için kimsenin bilmediği bir yere defnederler.
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, daha sağlığındayken Şam halkının kendisini anlayamadığını ve ziyaret edilmemesi için kabrini gizleyeceklerini anlar. Kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan pek çok şeyi keşif ve keramet yoluyla haber verdiği gibi, her ne kadar gizleseler de bir gün kabrinin meydana çıkarılacağını "Şeceret–ün–Nu'mâniyye fî Devleti'l–Usmâniyye" isimli eserinde şu meşhur sözleriyle haber verir: "İzâ dahale's–sîn ile'ş–şın zahara kabru Muhyiddîn." (Anlamı: "Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.)
Gerçekten de onun kabrini herkesten gizlerler. Kabrini pek bilen olmadığından dolayı ziyaret etmek isteyenler de maalesef ziyaret edemezler.
Osmanlı sultanlarından evliyaullahı çok seven, "Padişahı âlem olmak bir kuru dâvâ imiş, Bir mürşide bende olmak her şeyden âlâ imiş" buyurarak bir mürşide uymanın ehemmiyetini ve Allah dostlarının kıymetini en güzel biçimde ifade eden Yavuz Sultan Selim Han, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nden takriben üç asır sonra Şam'ı fethederek Osmanlı topraklarına dâhil etti. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin kabr–i şerifinin nerede olduğunu sorar. Evvelce bazı bilenler varsa da, onlar da çoktan vefat etmişlerdir. Yaşayanlardan hiç kimse kabrinin yerini bilmemektedir. Sultan Selim Han, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Şeceret–ün–Nu'mâniyye fî Devleti'l–Usmâniyye" isimli eserinde geçen "Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar." sözüne binaen ısrarla Onun kabrini sorup soruşturur. Kabrin bulunması için araştırılmasını emir buyurur. En ufak bir ize veya bir işaret rastlansa hemen bakılıp araştırılacaktır. Nihayet dağda koyun sürülerini otlatmakta olan bir çoban şöyle bir haber getirir.
"Onun kabrinin nerede olduğunu bilmiyorum; lakin dikkatimi çeken bir hususu sizlere haber vermek istedim. Devamlı koyunlarımı otlattığım merada bir yer var ki, sürüde bulunan o kadar hayvandan hiçbirisi ne oradan ot yiyor, ne de oraya ayak basıyorlar. Oranın otları her sene baharda kendi hâlinde büyüyor ve zamanı gelince de kuruyup gidiyor."
Çobanın verdiği bu haber üzerine Sultan Selim Han derhal orayı kazdırır. Bir de bakarlar ki, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin mübarek nâşı, sanki daha yeni defnedilmiş gibi taptaze, pırıl pırıl, hiç çürümeden olduğu gibi duruyor. Sultan Selim Han hemen o büyük velinin nâşını çıkarttırıp, orayı temizlettirir, kabrin üzerine de güzel bir türbe yaptırır. O mübareği tekrar oraya defnettirir. Bu türbenin yanına da bir cami ve imâret yaptırır, orayı herkesin ziyaretine açar.
Böylece Muhyiddin İbn Arabî'nin asırlar öncesinden verdiği haber gerçekleşmiş "Sin" "Şın"a girince Kabri meydana çıkmıştır. Böylece "Sin" den maksadın Sultan Selim, "Şın"dan maksadın da Şam olduğu anlaşılır.
Tabiî asırlar önce vefat etmiş bir zatın cesedinin çürümemesi, olduğu gibi taptaze kalması hiç şüphesiz onun büyük bir velî ve Allah dostlarından olduğuna delalet etmektedir. Peki, böylesine büyük bir Allah dostunun "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır" diyerek, bu sözüyle (hâşâ) Allah'ı kastetmesi mümkün müdür? Bu imkânsız olduğundan, elbette onun bu sözünü tevil etmek ve bu sözde bir hikmet aramak gerekirdi. Sultan Selim işte bu meseleyi de açığa çıkarmak için, Muhyiddin İbn Arabî'nin bu sözü nerede söylediğini araştırır. Nihayet orayı da buldurur ve kazmalarını emreder. İbn Arabî'nin ayağını vurduğu yeri kazmaya başlarlar…
Bütün şehir halkı toplanmış merakla ne olacağına ve oradan ne çıkacağına bakmaktadır. Kazı çalışması tamamlanınca bir de baktılar ki, kazılan yerden içi çil çil altın dolu bir küp bulunuyor. Böylece bu meselede anlaşılmış olur. Demek ki Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Şam'da kalbi para sevgisiyle dolu, yaptıkları her işi ve ameli Allah için değil, sırf menfaat ve çıkar için yapanlara, "Siz Allah'a tapıyoruz, diyorsunuz; ama yaptığınızı Allah için değil para için, altın için yapıyorsunuz. Öyleyse siz paraya tapıyorsunuz. Sizin taptığınız da benim ayağımın altındadır." buyurarak hem onlara vaaz etmiş, hem de hazinenin yerini işaret etmiş olmaktadır. Fakat o gün maalesef onu anlayamamışlardır.
"Şeyh–i Ekber" Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin kabri Şam'da olup sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.

Kürt Olarak
Akşamladım, Arap
Olarak Sabahladım
Gayet meşhur bir söz olan "Kürt olarak akşamladım, Arap olarak sabahladım" sözünün niçin söylendiği ile alâkalı olarak şöyle bir kıssa nakledilir:
Ebû Abdullah el–Müştehir Hazretleri, aslen Şirazlı bir Kürt ailedendir. Şöhreti her tarafa yayılmış olan büyük bir âlimdir. Sahip olduğu bu ilmini, medreselerde hocalardan okuyarak, rahlelerde dirsek çürüterek elde etmemiş; ilim ehline olan büyük hürmeti ve ilim sahibi olma konusundaki fevkalade arzusu sebebiyle kendisine Allah tarafından ilm–i ledün olarak ihsan edilmiştir.
Ebû Abdullah el–Müştehir Hazretleri çok arzu etmesine rağmen maalesef okuyamamıştı; ama ilim ehlini çok seviyordu. Fırsat buldukça onların ders halkalarına katılır, onları dinler, gerekirse bazı meseleleri onlara sorar ve onlarla hemhâl olurdu. Yine bir gün Şiraz medreselerinden birine geldi. O sıralar henüz kendisine Allah tarafından ilm–i ledün bahşedilmemişti. Her zamanki gibi medresede talebeler ilim mevzuunda konuşmalar yapıyorlardı. Bazı hususlarda ise hararetli münazaralar vuku buluyordu. Talebelerin ilim öğrenmek için böylesine gayret sarf etmeleri, birbirlerine karşı âdeta kıran kırana deliller öne sürmeleri onun çok hoşuna gidiyordu. Onların bu münazaralarına iştirak etmek için birden mevzuya girdi ve o da bir mesele sordu. Lâkin sorduğu sorunun ne tartışılan meseleyle alâkası vardı, ne de bir soru değeri taşıyordu. Tabiî gayet saf bir temenniyle aniden münazaranın ortasına dalınca, birden kısa bir sessizlik oldu ve ardından da gülüşmeler geldi... Tabiî hemen yaptığı hatanın farkına vardı; çok mahcup oldu ve:
"Ben de sizin gibi ilim sahibi olmak istiyorum. Ne olur bana bir yol gösterin!" dedi. Öylesine saf ve temiz bir kalple rica ediyordu ki, verilen tavsiyeye uyduğu takdirde bir gecede âlim olacağından şüphe etmiyordu. Bunun üzerine ona şaka yollu şöyle bir tavsiyede bulundular.
"Madem âlim olmak istiyorsun, öyleyse bu gece evinin tavanına bir ip bağla. Ayağını da bu ipe sıkıca bağlayıp, kendini baş aşağı sallandır ve her sallanışta "Aslan yelesi" de. Böylece ilim kapıları sana bir gecede açılır." dediler.
Tabiî o, talebelerin kendisine şaka yapmış olabileceklerini hiç aklına bile getirmez. Bu sözü ciddiye alarak doğruca eve gider. Onların dedikleri gibi, evin tavanına bir ip bağlayıp, ayaklarını da bir ucuna bağlar ve baş aşağı sallanmaya başlar. Her sallanışta onların tarif ettiği şeyi söyler. Daralır, zorlanır; ama vazgeçmez. Sabaha kadar buna devam eder.
Hüsnüniyet ve sıdk–u sadakatle sırf âlim olabilmek için sabaha kadar bu sıkıntıya katlanması Mevlâ Teâlâ'nın hoşuna gider. Seher vakti olduğunda bütün ilim kapılarını ona açar. Artık zâhir ve bâtın pek çok ilim ona malûm olmuştu. Bu olayın ardından hemen o sabahtan itibaren, Şiraz camilerinin kürsülerinde vaaz etmeye başlar. İlk vaazını şu kelâmla açar:
"Emseytü kürdiyyen fe asbahtu arabiyyen" (Anlamı: Kürt olarak akşamladım, Arap olarak sabahladım.)
Artık bundan böyle birçok âlim, halletmekte güçlük çektiği meseleyi ona sorar oldu. Mevlâ Teâlâ'nın kendisine ilm–i ledün bahşetmesiyle zâhir ve bâtın bütün ilimlerin hâmili olan Ebû Abdullah Hazretleri, aynı zamanda yaşadığı asrın mânevî önderlerinden olur.
Siyahgulsevdalisi isimli Üye şimdilik offline konumundadır  

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/4/2008 - {{{ Sevgililerin En Güzeline }}}

Kategori: makale

    

Kimse unutamaz seni!
Mümkün mü seni unutmak
Mümkün mü adını anmadan bir an yaşamak
Ruhum sende bulur yeniden dirilişi,
Ve sende kavuşur sevdaların en güzeline.


Her an sana doğru bir hicret başlar yüreğimden.
Gizler beni örümcek ağı;gizler hicretin güvercini,
Büyürüm hicretinle her an yeniden çoğalırım.
Seninle doğarım ben her dakika,
Ve her dakika bir yaşıma daha girerim seninle.
Seni bulurum mevsimlerde,
Dakikalarda seni yaşarım.


Yere düşen her yağmur tanesinde bir kez daha seninle ıslanırım;
Her yağmur tanesinde bir nur inermiş yeryüzüne,
İşte sen bize inen nursun,rahmetsin üzerimize,
Yağ üstümüze nurunla;yine,yeniden sırılsıklam ıslat bizi ya nebi,
Sana o kadar ihtiyacımız var ki:


Sensiz yaşamayı öğrenemedik
Sensiz ayakta kalamadık.
Mümin'in mü'mine gülümsemesi sadakadır derdin;
Gülümsemek şöyle dursun;birbirimize bakmayı bile unuttuk,
Unuttuk öğrettiğin şarkıyı,
Ve unuttuk biz olmayı;
Hadi söyle şarkını yine yeniden öğret bize;
Öğret ki yeniden dirilsin,yeniden huzura kavuşsun şu ümmetin.


Şu anda durabiliyorsak yeryüzünde,
Paylaşabiliyorsak acıları,sevgileri hepsi senin varlığındandır.
Sen en canlı resimsin zamanın yüzünde,
Yeryüzüne gelmenin anlamı,en yüce sevilensin
Güneşimiz,kurtarıcımız,rehberimiz,önderimizsin;
Neşesi yağmalanmış hayatlarımıza en büyük tesellisin sen.


..Asırlar geçti;dünya yine o bildik dünya,
Mevsimler bıraktığın gibi;yine birbirini kovalıyor.
Ama değişen bir şeyler var: Sevgiler uzun yaşamıyor artık,büyümeden ölüyorlar.
Kavgalarsa;hani dokuz canlı derler ya tıpkı öyle;
Asıldıkça asılıyorlar hayata,düşmek bilmiyorlar yakamızdan.


Tükendi miras bıraktığın ümitler,yitirdik renklerin en neşelisini,
Unuttuk severek yaşamayı;
Ve unuttuk ;Kötülüğü terk edip iyiliği emretmeyi;.
İşte gökyüzü;bir bir kaybediyor yağmura gebe bulutlarını,
İşte yeryüzü;özlüyor üzerinde gezdiğin her anı;
Ve özlüyoruz o kutlu yürüyüşünü,
Öyle ki,yürüyüşünün ritminden ıslanırdı Mekke,
Kopmak istemezdi torak bıraktığın ayak izinden.


Ve onu da kaybettik,kaybettik ayak izini; Kalakaldık çölün ortasında.
Şimdiyse; hüznün gölgesi vurmuş yüzümüzle,
Göğsümüze bastırdığımız güllerle,
Dudaklarımızda dualarla gömülüyoruz şehre.


Hüzün hiç yakışmamıştı bize bu kadar;
Niçin yakışmasın?
Mahzun bir peygamberin ümmeti değimliyiz?
Ümmetin olmak bunu gerektiriyorsa;
Bitmesin hiç hüznümüz,susmasın hiç sevda türküleri,
Hiç dinmesin aksın gözyaşımız.
Bırakma bizi efendim,bakışlarını hiç ayırma üstümüzden; Sımsıkıca tut ellerimizden,aşkınla sars yüreğimizi;
Ve sen bizi yürüyenlerin en güzeline yoldaş eyle Allah'ım;

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2008 - Dua, derin sözlerdir.

Kategori: makale

              

Dua, derin sözlerdir.
Dua, kendimiz hakkında söyleyebileceğimiz en derin sözlerdir. Böyleyken en
anlaşılır, apaçık... Gizli günahlarımız, içimizi yakan pişmanlıklar, kopkoyu
korkularımız, acılarımız, kanayan kapanmayan yaralarımız dualarımızdadır.
Neye muhtaçsak, onlar dualarımızdadır. Ümitlerimiz, isteklerimiz,
sevdiklerimiz... Merhamete, muhabbete, esirgenmeye ve bağışlanmaya
duyduğumuz iştiyakla, biz dualarımızdayız.

Kim olduğumuzun doğrusunu dualarımız söyler.

Dualarımızda yalan söylemeyiz. Kendimizi aldatmayız. Zayıflığımızdan,
acizliğimizden utanmayız. Sırlarımızı, sıkıntılarımızı, dertlerimizi
avuçlarımız gibi semaya açmaktan çekinmeyiz.

Kendimizi dualarımızla tanırız. En çok nelere değer verdiğimizi,
hayatlarımızda en çok nelerin önemli olduğunu, nasıl yaşadığımızı ve nasıl
yaşamak istediğimizi dualarımızla anlarız.

Hayatımız, dualarımızdadır.

...

Dünya, dualarla yazılan sayfalardır. Duanın dilini bilmeyenler, çiçeklerin
dualarının renkleriyle açtığını bilmiyorlar. Ağaçların, dualarının
meyvelerini verdiğini... Suların dualarıyla aktığını, duaları gibi
aktığını... Tohumların dualarıyla çatladığını... Rüzgârların duaları gibi
ılık, duaları gibi serin, duaları gibi güçlü estiğini... Yeryüzünü böylesine
şenlendiren canlılığın dualar olduğunu bilmiyorlar.

Duanın dilini bilmeyenler, dünyanın dilini de bilmiyorlar. Ne onlar dünyayı
anlıyorlar, ne de dünya onlara kulak veriyor. Onlar için dünya, savaşılacak
bir şey. Dünya, bütün dehşetiyle üzerlerine saldırıyor ve onlar, dünyayı bir
savaş meydanına çeviriyorlar. İstediklerini zorla, güç kullanarak elde
edeceklerini sanıyorlar. Dünya, onlara aldırmıyor. Dünya, korkularını
çoğaltıyor. Dünya, sevdikleri her şeyi tek tek ellerinden alıyor. Savaşarak
kazandıklarına inandıkları şeylerin eliyle dünya onlara tekrar tekrar
saldırıyor. Arkasına saklandıkları ne varsa güçsüzlüklerini ve yaşadıkları
hayatın saçmalığını teşhir ediyor.

Hayatlarında eksik olanın boşluğunu ağır bir yük gibi her yere taşıyorlar,
ama onun ne olduğunu söyleyemiyorlar. Giderek, hayatları eksik olanın
boşluğunda yitiyor. Acı çekerken hayattan yoksunlar. Çılgıncasına mutluyken
hayattan yoksunlar. Hayattan yoksunlar, çünkü hayatları duadan yoksun.
Acılarını ve sevinçlerini, kederlerini ve mutluluklarını duaya
taşıyamıyorlar. Yaşamayı seviyorlar, ama hayatlarının anlamı hakkında
düşünmekten hoşlanmıyorlar. Yaşıyorlar, ama niçin yaşadıklarını kendilerine
sormuyorlar.

Duanın dilini bilmeyenler, hayatla aynı dili konuşmuyorlar.

Dua ederken, hayatla aynı dili konuşuruz. Hayatın güzelliği, anlamından ayrı
değildir. Hayatın anlamı dualarımızdadır.

Her şeyin herkese yakışmadığı şu dünyada, duanın herkese yakışması
bundandır.

Kral da dua eder, köle de... Duası krala diz çöktürür; köle, duasıyla
özgürleşir. Kölenin duası, kralın duasından değersiz değildir. Kral da, köle
de Allah ın kuludur.

Kim olduğumuzu dualarımız söyler: Kul olduğumuzu...

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ey Allah'ım...! Sana layıkıyla kul olmayı öğret bana Rasulüne layıkıyla ümmet olmayı öğret bana Nefsimin ve şeytanın şerrinden korunmayı haramlardan uzak kalmayı Miraç-vari namaz kılmayı Kalbimle dilimle beraber olan oruç tutmayı Hz Eyüp misali sabretmeyi Hz Yusuf misali sakınmayı Hz Yunus misali pişman olmayı Hz Ebubekir misali doğru olmayı Hz Ömer misali adaletli olmayı Hz Osman misali hayalı olmayı Hz Ali misali şecaatli olmayı Hz Muhammed (sav) misali güvenilir olmayı, ihlaslı olmayı, samimi olmayı ve onun gibi kul olmayı, mü'min olmayı öğret bana... Amin Image Hosted by ImageShack.us

Kategoriler

  • DUA
  • islam
  • makale
  • SIIR
  • YAZILARIM
  • Image Hosted by ImageShack.us

    Arkadaşlarım

    hakdost
    dualarla
    danteldunyasi
    kdeniz17
    sevgiyolcusu
    islammuhabbeti
    papatya68
    cemrenur991
    nazarboncugu1976
    gavsulazam
    diayka
    Mansur
    canaleyna
    kumtanesiaylin
    sevgialemi
    bahargunesi
    kizilciksurubu
    hulyalihayat
    hamd
    destebasi
    cerkez57
    kardelen2525
    beyhanli
    affeyleallahim
    sevgikelebegim1
    zxc654
    oktaykartal
    mevlana1
    guden
    ellerimesaglik
    nurdostu
    sivist
    fatostuncay
    tesetturluyum
    zahide
    sonbahardayim
    takvaonline
    9BALONCUKLAR9
    Ebrar67
    pitircik1984
    sohbetsevenler
    rufeydem
    muhammedihayat
    HicretEhli
    akgunkaya
    hayalleringemisi
    fuadyusufoglu
    kesintisizguckaynagi
    filizden
    mgezer38
    feyne
    onparmagimdanorgukulubu
    diyalogunmeyvesi
    tabiathazinesi
    Ozdemir
    fzehra
    ResuleVuslat
    teknikpcdersleri
    adihasret24
    anguzelblogg
    farenjitnedir
    saclariniz
    siirseviyorum
    beyonceresimleri
    horseracing
    fiberoptikci
    webmasterkaynaklari
    enpopuler
    sbullock
    akyaziliyim
    sehitermehmet
    sirad
    siyasiyasi
    571632
    busraustaomer
    odevdunyasi12
    dualarile
    geldostagidelim
    Ademyakub
    gullerderya
    meleksoylu
    gulayozturksultan
    bilginerdogan
    sadeceresim
    salihamel1
    gonuldendamlalar
    gaflettenkurtulus
    siberdevlet
    atayurtturkistan
    Image Hosted by ImageShack.us





























    CINAR RADYO BURSA www.audici.de.tl

    Image Hosted by ImageShack.us